• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Gazetecilere özgürlük talebi yükseliyor
    Gazetecilere özgürlük talebi yükseliyor
    27 Temmuz 2017 19:03
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır

    Cumhuriyet Gazetesi’nin tutuklu yazar ve yöneticilerinin yargılandığı dava 24 Temmuz Basın Bayramı ve Türk basınından sansürün kaldırılışının 109’uncu yıldönümünde başladı. Bu tarih ironi olsun diye özellikle mi seçilmişti ya da bir tesadüf müydü, bunu kestirmek zor ama elbette içinden geçtiğimiz dönemde Basın Bayramı’nı kutlamak artık imkansız hale gelmiştir. Türkiye şu anda dünyanın en fazla tutuklu gazetecisinin olduğu ülke durumunda.

    Ben de senelerdir özgür gazeteciliği ilke edinmiş gazetemizde meslektaşlarımızla bu konuda söyleşiler yaparım. Bu hafta söyleşi sayfalarımda bu sohbetlerden bir kolaj yayımlamak istedim:

    Murat Sabuncu

    Murat Sabuncu (Cumhuriyet Gazetesi tutuklu Genel Yayın Yönetmeni):

    “Özellikle merkez medyanın geldiği durum içler acısı”

    Sizce medya bu dönemde işlevini yerine getiriyor mu? Ana akım medyanın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Özellikle merkez medyanın geldiği durum içler acısı. Baskı ve korkutmaya tam anlamıyla boyun eğmiş durumdalar. Zaten yandaş ve yanaşma basını bir yayın faaliyeti olarak değerlendirmek mümkün değil. Propaganda faaliyeti yapıyorlar. Hedef gösterme, iftira atma, yalan haberde sınır tanımıyorlar. Gazeteciliğin en acıklı günlerini yasıyoruz. Öte yandan internet medyasında, sosyal medyada, televizyonda özgürlükçü, umut veren oluşumlar var. Ama tabii kitleselleşemiyorlar henüz. Cumhuriyet’e gelince. Tehdit, baskı, iftira.. Saldırı altındayız. Ama bir endişemiz, korkumuz yok. Doğru olduğunu bildiğimiz her şeyi yazmaya devam edeceğiz. Yayın yönetmenimiz Can Dündar, Ankara Temsilcimiz Erdem Gül cezaevine sadece gazetecilik yaptıkları için konuldular. Şimdi tahliye edildiler ama emir altındaki mahkemelerin ne yapacağını kim bilebilir? Diyelim ki tutuksuz yargılandılar. Ya cezaevindeki diğer gazeteciler? Onlar özgür olmadan sadece bizim arkadaşlarımızın özgürlüğüne sevinemeyiz ki…

    Akademisyenlere ve muhaliflere yönelik yaklaşım, soruşturmalar, tutuklamalar ne anlama geliyor? Nereye gidiyor ülke?

    Türkiye’deki düşünen konuşan tüm muhalifler tehdit altında. Akademisyenler bunun son örneği. Bu tutuklamalar aslında üniversitelere bir gözdağı. Konuşmayın, düşünmeyin, fikir beyan etmeyin diyorlar. Boğaziçi Üniversitesi tutuklanan akademisyenine sahip çıktı ve “özgür düşünce olmazsa üniversite olmaz” dedi. Ya tutuklanan diğer akademisyenlerin, sınır dışı edilen akademisyenin üniversiteleri? Bilgi ve Mimar Sinan. Susuyorlar çünkü korkuyorlar. Ama demokrasi olmayan ülkelerde korkunun faydası yok. Sıra bir gün mutlaka size geliyor.

    Celal Başlangıç

    Celal Başlangıç (Artı TV Genel Yayın Yönetmeni):

    Biz diyoruz ki, doğruyu anlatacağız.”

    Çok farklı görüşlerden ve çevrelerden yazarları, gazetecileri, entelektüelleri bir yelpazede topluyorsunuz. Bu kadar insanı bir araya getiren şey ne?

    Bu kadar insanı bir araya getiren şey, Türkiye’de AKP iktidarının uygulamaları, basın ve ifade özgürlüğünün ortadan kalkmasının yarattığı ortam. Kendilerini ifade etmek istiyorlar ama ifade edecek alan bulamıyorlar. Kimisi korkudan sesini çıkartamaz hale geldi, sesini duyurmak isteyenlerin de kendilerini ifade edebilecekleri mecra kalmadı. Kalan mecralarda birer birer ortadan kaldırıldı şu veya bu gerekçeyle. İşteen azından böyle bir mecrada sesini duyurmak isteyenler, AKP iktidarının bu tekçi, baskıcı, anti demokratik anlayışı ile mücadele etmek isteyenler toplu olarak ses çıkartabilecekleri bir alanda kendilerini ifade etme olanağı buldular.

    Artı TV ne gibi bir işlev görecek medya ortamında? Özellikle dönemin medya krizini hesaba katarsak kendinizi ayrıcalıklı bir işlevsellik içinde görüyor musunuz?

    Biz diyoruz ki, doğruyu anlatacağız. Biz diyoruz ki, gerçeği anlatacağız. Doğruyu gerçeği bilmek isteyenler, dünyada neler yaşandığını öğrenmek isteyenler bizim ekranımıza bakmak zorunda hissedecekler kendilerini. Çünkü Türkiye’de öyle şeyler yaşanıyor ki, bunları biz egemen medyada, yaygın medyada, iktidar medyasında, havuz medyasında göremiyoruz. İnsanlar bazen gerçekle yüzleşince şaşırıyorlar, “Bunlarda mı oluyor Türkiye’de?” diye. Bunu en iyi biçimde Gezi Olayları sırasında gördüler; birden o çok izledikleri, çok sevdikleri ana akım kanallarının penguen ekranına dönüştüğünü gördüler. “İstanbul’un göbeğinde bu gerçekleri gizliyorlarsa kim bilir Doğu’da, Güneydoğu’da Kürtlere yaptıkları neleri gizlemişlerdir, “ diye meraklanmışlardı ama bu yeteri kadar öğretici olmadı. Şimdi bölgede inanılmaz baskılar yaşanıyor; sokağa çıkma yasakları, yasaklı bölgeler, köylere baskınlar… Ama hiçbir medya bunları vermeye cesaret edemiyor.  Tabii ki yaşananların ne olduğunu bilmediği için insanlarda bu sorunlarla yüzleşmenin alt yapısı oluşmuyor. Sakin, kendi halinde, insanların baskı görmediği bir Türkiye hayal ediyorlar ve öyle düşünüyorlar, öyle sanıyorlar. Oysa gerçek çok farklı…

    Altan Öymen

    Altan Öymen (Gazeteci, Yazar, Siyasetçi):

    “Kaçması en zor olan insan gazetecidir”

    Sizce OHAL’de gazetecilik nereye gidiyor? 1960, 71, 80 28 Şubat darbesi dönemlerinde gazetecilerin büyük bir baskı altına alındığını biliyoruz. Ama bugün çok farklı bir süreç yaşanıyor sanki. Gazeteciler cezaevine konuluyor. KHK’lerle çok sayıda gazete, televizyon, dergi kapatıldı.  Neler söylersiniz?

    Tabii hiç iyi şeyler düşünmüyorum… Biraz önce belirtmeye çalıştım, eskiden en azından gazetecileri hemen tutuklamıyorlar, Yargıtay aşamasını bekliyorlardı. Bunlar kalktı. Yani gazeteci tutuklanmadan yargılanıyordu. Bunun hukuken de çok mantıklı bir sebebi vardı.  Çünkü bizim ceza mevzuatımıza göre tutuklama istisnai bir haldir. Başlıca iki halde tutuklama yapılır. Birincisi, delil karartma ihtimali vardır. Tutuklamazsanız şahitleri filan tehdit eder, delil karartır; onun için içeri alırsınız. İkincisi de kaçma ihtimali…Yurt dışına kaçarsa, suçtan da kaçmış olur. Ama gazeteciler için bu ikisi de söz konusu olamaz. Çünkü ‘gazetecilik suçu’ diye bir suç varsa, gazetecinin suçu ya yazı yazarak olur ya da televizyonda, radyoda konuşarak olur. Bunların da hepsinin kaydı vardır. Neyini karartacak?! E, gazete ortada… Bütün gazeteleri toplayacak hali yok. Kütüphanelerde var, her yerde var. Yani delil hâkimin, savcının dosyasında var. Bunun için gazetecinin tutuklanmasına gerek yok. Peki, kaçarsa…Ya, kaçması en zor olan insan gazetecidir. Şimdi düşünün Can Dündar’ı… Türkiye’de herkes tanıyor artık. Kaçacak olsa Türkiye’de hemen yakalarlardı. Hele televizyoncular… Televizyoncuları herkes tanıyor. E, yurt dışına kaçarsa…Kaçırtma kardeşim…Senin oradaki polislerin iskele babası mı? Gelen çıkıyor, gelen çıkıyor… Onun çaresini bul. O yüzden tutuklama meselesi demokrasinin başından itibaren cezası kesinleşinceye kadar gazetecilere uygulanmıyordu.  O açıdan şimdiki kadar zor şartlar altına girilmedi. Sadece bu tutuklama meselesi değil, yani kayyum atamak ne demek! Gazeteyi kayyuma veriyorsun! Kayyum müessesesinin kuruluş amacı şu; senin bir müessesen var, ihracat-ithalat yapıyorsun, üretim yapıyorsun filan… Onu yaparken milletvekili seçiliyorsun. Aynı zamanda “Dışarıda menfaati vardır,” gibi laf üzerine kal kalmasın, diye sen kendin talip olabilirsin, bir kayyum talep edersin. Yahut da alengirli bi rmesleği girersin, hisse senetlerin filan vardır, Amerika’da çok olur bu, o sırada başka bir mesleğe girersin, o mesleği doğru düzgün idare etsin, diye kayyum talep edebilirsin.  Yahut da miras ihtilafları olur, dava bitene kadar kavga sebebiyle o müessese zarar etmesin, diye tüm taraflar anlaşırlar ya da mahkeme kayyum atar. Kayyumun amacı bu süreç bitene kadar müesseseyi en iyi şartlar altında, zarar etmeden, en fazla kâr teşkil edecek şekilde idare etmek. Şimdi atanan kayyumlar, amacının tam tersi bir şey… Kayyum tayin ediyorlar, kayyum öyle bir şey yapıyor ki, işletmeyi batırıyor. Mesela kayyum atanan gazetelerde ne tiraj kaldı, ne kâr kaldı. Çünkü farklı bir yayın yapmaya başladılar. Bunlar yeni icat edilen şeyler. Bunlar hiç hatırımızda yoktu. Başka müesseselere de uyguluyorlar.

    Steven M. Ellis

    Steven Ellis (Uluslararası Basın Enstitüsü yöneticisi):

    “Türkiye’de olan bir şey dünyanın geri kalanını da etkiliyor”

    Batı toplumları ve batı kamuoyu Türkiye’deki siyasi durumdan yeteri kadar haberdar mı?

    Bunu söylemek çok zor… Çok fazla bilmiyorlar. Sadece bir mesele üzerine odaklanmış durumdalar.Türkiye’de ilgilendikleri konu maalesef sadece mülteciler sorunu. Bazen Türkiye’nin bu durumu istismar ettiği öne çıkartılıyor. Diğer konular üzerinde çok fazla bilgileri yok. Avrupa ve ABD, kendi dışlarındaki ülkeler hakkında daha fazla düşünmeliler ve buradaki sorunlara daha fazla dikkat etmeliler. Dünya birbirine çok bağımlı ülkelerden oluşuyor. Türkiye’de olan bir şey dünyanın geri kalanını da etkiliyor. Herkesin güvenli, demokratik ve istikrarlı bir Türkiye’den kazancı olacaktır.

    Konuşmanızda Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu’dan bahsettiniz. Özgür Gündem Yazı İşleri Müdürü İnan Kızılkaya da tecritte tutuluyor. İnan Kızılkaya’ya yeteri kadar ilgi gösteriliyor mu?

    Steven M. Ellis-Tabii ki biliyoruz ve ilgileniyoruz. Biz Kürt medyası için de çok kaygılıyız. Biz Türk yetkililerden, cezaevindeki 8 gazeteciyi ziyaret etmek için izin talep ettik. Bunlardan biri de İnan Kızılkaya idi. Biz onun davasıyla da ilgileniyoruz, bütün davalarla da ilgileniyoruz. Biz çok farklı görüşten gazetecileri ziyaret etmeyi hedefledik. Kürt medyasından gazetecilerle, muhalif merkez medyadan gazetecilerle, Gülen cemaatinin medyasından gazetecilerle görüşmek istedik. Bağımsız gazetecilerle de görüşmek istedik. Toplumun geniş bir kesimini temsil eden bütün gazetecilerle görüşmek istedik. Herhangi birini dışarıda bırakmayı kesinlikle istemiyoruz. Onlarca yıldır baskı altında olan Kürt medyasıyla yakından ilgiliyiz. 5-6 yıldır tutuklu gazeteciler arasında Kürt medyasından yargılananların oranı her zaman çok yüksek oldu. Anti Terör Yasası en fazla onları etkiledi; bu kabul edilemez bir şeydir ve durmalıdır. Şu anda cezaevinde olan bütün gazetecilerin serbest bırakılması gerekiyor. Herkes bilgiyi paylaşma konusunda özgürdür ve bu yüzden cezaevinde tutulamazlar. Haber yazdıkları ve yaptıkları için insanlar suçlanamaz.

    Uğur Güç

    Uğur Güç (Türkiye Gazeteciler Sendikası eski Başkanı):

    “Bu kutuplaştırma meslek örgütlerinde de karşılığını buldu”

    Bugün Türkiye’de medyanın durumun nasıl görüyorsunuz?

    Daha önceki yıllarda da her yıl bir değerlendirme yapardık. ‘Kara yıl’ derdik,‘kapkara yıl’ derdik. Bu yıl artık karanlık artık öyle bir arttı ki, biz o kuyudan nasıl çıkacağız, onu da bilmiyoruz. Bugün 148 gazeteci cezaevinde, 170’in üzerinde medya kuruluşu kapatılmış. Yani Türkiye’de basın özgürlüğü denen şey ortadan kaldırılmış. Bütün medya, devletin kontrolündeki bir medyaya dönüştürülmüş ve buralarda devletin propagandası yapılıyor. Bu ortamda ortada medya da yok demektir aslında. Basın özgürlüğü yok, medya da yok… Bir iki muhalif yayın dışında gazetecilik yapabilen yayın da kalmadı artık.

    Gazeteciler bir süredir farklı platformlarda bir araya geliyorlar. Bu topluluklar bir cephede buluşacaklar mı?

    Yani şimdi TGS başkanlığı döneminde bir mücadele hattı kurmuştuk. Bu mücadele hattında bir sürü meslek örgütü bir araya gelmiştik. Daha öncesinde zaten 2010 yılından itibaren kurular Gazetecilere Özgürlük Platformu vardı. Bunun yanı sıra yine yerel örgütlenmeler vardı. Mesela Ankara’da G-9 Gazeteciler Örgütü vardı. Bunların hepsi bir sinerjiye dönüşmüştü ve daha çok TGS, Cemiyet ve DİSK Basın-İş’in ön planda olduğu bir mücadele hattı örülmüştü. Buna eklenen birçok gazetecilik meslek örgütü de oldu. Ama şu aşamada baktığınızda bu örgütlülük, bu birliktelik de dağılmış durumda. Yani daha öncesinde Özgür Gündem’e yapılan kapatmalar zamanında birçok tartışma da oldu. Buraya destek vermek ve açıklamalara destek çıkılması üzerinden tartışmalar yaşandı. Hatta G-9’dan iki meslek örgütü ayrıldı bu sebepten dolayı.   Yani burada hükümetin bir kutuplaştırması vardı. Bu kutuplaştırma meslek örgütlerinde de karşılığını buldu. Ve şu anda o birleşik mücadele maalesef ki görülmüyor. Burada birinin ön plana çıkıp cesaret verici demeçler vermesi gerekiyor. Ama bunu da hiçbir örgüt şu anda yapamıyor. Çünkü öyle bir şey ki, kimsenin cesareti kalmadı. Her gün gazeteci tutuklanıyor. Daha geçen gün dokuz gazeteci hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Beşi gözaltında tutuluyor. Yani bu durumda meslek örgütlerinin sessiz kalmaması gerekiyor ama ses çıkartacak meslek örgütü de bırakmadılar. Kimsede ses soluk bırakmadılar. Baskı altındayız yani…

    Aydın Engin

    Aydın Engin (Cumhuriyet Yazarı):

    “Sanıldığı gibi saldırdıkları gazeteciler değil gazetenin kendisi”

    Sence Cumhuriyet’ten ne isteniyor abi? Niye bu kadar üstünüze geliyorlar?

    Cumhuriyet’ten bir şey istenmiyor; Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar. Bugünkü yayın çizgisi iktidara batan bir diken. O dikeni yok etmek istiyor. Cumhuriyet’e yapılan operasyon budur.  Sanıldığı gibi saldırdıkları gazeteciler değil, gazetenin kendisi. Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar. İnsan haklarından, özgürlüklerden, demokrasiden Kürt sorununa kadar Türkiye’nin bütün kangren olmuş sorunları karşısında Cumhuriyet’in duruşu,onları savunması tahammül edemedikleri bir şey. Medyanın büyük bir bölümünü kendi organları haline getirdiler; parti organı gibi çıkıyorlar. Geri kalan bir bölümünü de steril, suya sabuna dokunmayan, kestirmeden anlatacaksak ‘penguen medya’sına çevirdiler. Aykırı ses çıkartan Evrensel var, BirGün var; bunlar parti organı olduğu için o kadar etkili olamayabiliyor ama içeride ve dışarıda Cumhuriyet hala etkili bir gazete. Cumhuriyet kulak verilen bir gazetede. O yüzden Cumhuriyet’i susturmak istiyorlar. Bu saldırının özü, özeti bundan ibaret. Bunu becerebilirler mi, bilmiyorum. Ama becermek için ellerinden geleni yapıyorlar.

    Senin de gözaltına alındığın süreç nasıl gelişti?

    Valla, bize bir şey yapılacağını biliyorduk, bekliyorduk ama ne yapılacağını bilmiyorduk, neyi nasıl yapacaklarını bilmiyorduk. Aramızda çok konuştuk, şakalaştık bazen; bizi bir yerden vuracaklar da, nereden vuracaklar, diye. Bunu tercih etmişler. Unutmayın ki, Aydın Engin’in, Kadri Gürsel’in, Turhan Günay’ın gözaltına alınması ve ardından da tutuklanması – biz tutuklanmadık ama tutuksuz yargılanacağız-  önemli ama esas Vakıf Yönetim Kurulu’nun altı yöneticisini aldılar.Böylece vakfı yöneticisiz bırakma hesabı yapıyorlar.

    Burada ne amaçlanıyor?

    -Şu amaçlanıyor; bu ayın 24’ünde Alev Coşkun ve Mustafa Balbay’ın da içinde olduğu birileri, bu gazetedeki yönetimden uzaklaştırılmış olanlar, bu gazetenin imkânlarını kullanan Alev Coşkun, bu gazetede milletvekilliğini, siyasi geleceğini sağlamış, bu gazeteyi tramplen kullanmak isteyen Mustafa Balbay gibileri dava açtılar; Yönetim Kurulu seçimi usule aykırı yapılmıştır, Vakıf Yönetimi Kurulu geçersizdir, diye…Bu konuda Vakıflar Genel Müdürlüğü bir müfettiş görevlendirdi. Bundan bir buçuk, iki yıl önce müfettiş tapu gibi bir rapor verdi; hiçbir usulsüzlük yoktur, bu yönetim kurulu geçerlidir, diye… Bu, dava dosyasına girdi. Ancak imzasız bir dilekçe ile cumhurbaşkanına başvurulmuş. Cumhuriyet Vakfı ile ilgili verilen rapor geçersizdir, bunu iptal edin, yeni bir rapor yaptırın; bu olmaz, denmiş gene aynı adamlar tarafından. Onların başvurusu cumhurbaşkanına… Yani düşün! Yeniden Cumhuriyet’e dönmek isteyenler, cumhurbaşkanından medet umuyorlar. O da, ah fırsat bu fırsat, demiş. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bir talimat verildi, yeni bir müfettiş tayin ettiler. Bir yıl önce verdikleri raporu yuttular ama o dosyada duruyor. Mahkeme dosyasında “Hayır, bu yönetim kurulu yanlış seçilmiştir, Artık yöneticisi kalmamıştır -onlar da tutuklu- o yüzden Cumhuriyet Vakfı’na 12 yönetici tayin edin!” diye başvuruyor Vakıflar Genel Müdürlüğü. Bundan bir ay kadar önce bu davanın duruşması vardı; bir kadın hâkim bakıyordu. Bizim izlenimimiz, bilemeyiz tabi, bu kadın hâkim hukukçu gibi davranarak reddedecekti bu şikâyetleri. Ancak tam karar vereceği gün, Mustafa Balbay bu davaya müdahil olarak katılınca mecburen bir celse daha erteledi; bu ayın 24’üne… Bu ay da kadın hâkim emekliye ayrıldı. Emeklilik için kendisi başvurmuş görünüyor ama bana sorarsan;ayrıl ki biz seni almak zorunda kalmayalım buradan, denmiş;ispatlayamam tabii bunu… Onun yerine yeni mahkeme ve yargıç oluşuyor, o karar verecek ki, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yeni yazısını kabul ederse, bu vakıf tamamen gider, onun yerine mahkemenin tayin edeceği 12 vakıf yöneticisi gelir. Cumhuriyet’in patronu olurlar, ancak onlarla beraber çalışacak gazetecileri çalıştırırlar, yoksa kapının önüne koyarlar. Cumhuriyet’in yayın politikasını kendileri tespit ederler, şimdiki vakıftan farklı olarak… Hesap bu… Böylece; kayyum atarsak içerde dışarda çok gürültü kopar, kayyum atamayalım Cumhuriyet’e. Onun yerine mahkeme kararıyla vakıf yönetimini yeniden oluşturduk; diyerek kendi paralellerinde bir vakıf yönetim kurulu oluşturmaya çalışıyorlar. Balbay’ı, Alev Coşkun’u filan da koyarlar mı, yeni vakıf yönetim kuruluna, onu bilemem. Ama seni beni koymayacaklarını biliyorum. Dolayısıyla böyle susturacaklar; bu susması demektir Cumhuriyet’in,hiç tartışma yok. Bu da sökmezse, olabilir, kayyum atamayı da göze alabilirler. Ama amaçları Cumhuriyet’i susturmak.

    banu güven

    Banu Güven (Gazeteci, televizyoncu):

    “Kolunu kanadını kırmaya çalıştılar gazetenin”

    Türkiye’de gazeteci olmak şu günlerde neyi ifade ediyor?

    İşsiz olmayı… Türkiye’de bugünlerde gazeteci olmak, bir hikâyenin en hüzünlü bölümünü yaşıyor olmak gibi geliyor yani… Bir dizi olsa, dizi roman olsa gazeteci olmak, çok trajik durumların yaşandığı bir sürü bölümün olduğu bir roman olur. O bölümlerden birindeyiz yine… Ama buradan da çıkılacak ve kurgunun bundan sonra nasıl olacağını biraz da bizim duruşumuz belirleyecek. Çünkü çok kaba kuvvet kullanıyorlar. Yani mecazi anlamda da gerçek anlamda da kaba kuvvet kullanıyorlar. Ama bu kaba kuvvete karşı nasıl akılcı yollar, yöntemler belirleyeceğiz, nasıl duracağız; haber alma hakkı gasp edilen toplumsal kesimlere, aslında bütün topluma bunun önemini nasıl anlatacağız ve onları da bizimle beraber durmaya nasıl davet edeceğiz? Bunların formüllerini arıyoruz ve pes etmiyoruz yani… O anlamda teslim olmayacağız.

    Gazetecilerin kendilerini ve mesleklerini korumak için yapacakları şeyler nelerdir, ne yapabilirler?

    Bence gazeteciliği onurlu bir şekilde yapma ısrarını sürdürmek gerekiyor her şeyden önce. Bir arkadaş telefonda,işsiz kalmanın benim için bir hayat şekli olduğunu söyledi ve bunu gülerek söyledi bana. Ama ben de üzerine şunu söyleyeyim, evet, işsiz kalmak var bu işin ucunda. Ama gazetecilik de şu an yapıldığı gibi yapılamaz. Şu anda gördüğümüz örnekler merkez medyada, gazetecilik değil yani… Hani kalkıp da dokuz cumhuriyet yazarı, yönetimden dokuz kişi  tutuklandığında Türkiye’nin en büyük gazetelerinden biri sadece “Silivri’deler…” diye bir başlık altına onların fotoğraflarını koyuyorsa, başlığa başka bir şey  yazmıyorsa, bu nasıl bir gazetecilik yani?!!!“İdare ediyoruz. Bizi anlayın diyorlar,” belki… Tamam, baskı çok büyük, anlıyoruz.  Bu kurumların da tamamen başka ellere geçmemesi çok önemli merkez medyada. Ama kimse kalkıp “Biz iyi gazetecilik yapıyoruz,” diyemez artık. Peki, ne yapmak gerekiyor meslek olarak? Dediğim gibi, çıkış yolları aramak gerekiyor.

    Ne olabilir?

    İyi soru… Bunun cevabını tek başına verebilmem çok zor.  Gazeteciler olarak bir araya gelip ne yapacağımızı konuşarak bunun cevabını bulacağız, bunu da yapıyoruz. Bir arada meslek dayanışması olarak var olmamızın da getireceği sonuçlar olabilir ama bu baskılar bitmeyecekse, internet siteleriyle devam edecekse vs. bir şey yapmamız lazım. Sürekli yeniden doğuyor olmamız lazım. Nasıl bir çalışma metodu olur, nasıl bir çalışma sözleşmesi olur? Ama bir taraftan da dediğim gibi hayatımızı kazanmamız lazım. Nasıl bir kaynak yaratabiliriz kendini besleyecek? Bütün bunlara bakıyoruz. Bu söylediklerim aslında bir şeyleri tarif ediyor.  Kooperatif mi olur? Ama bunun için de, toplumun haber alma hakkına sahip çıkması gerekiyor.

    Birçok Kürt gazetesinin, özgür gündem, AzadiyeWelat gibi gazetelerin yanı sıra şimdi de Cumhuriyet gazetesine operasyon yapıldı. Bunun anlamı nedir? Nasıl anlamlandırabiliriz?

    Valla tabii, Cumhuriyet’i kapatmak demek toplumun özellikle haber alma hakkına sahip çıkmaya çalışan kesimine, Cumhuriyet okurlarına, onların ötesinde de Cumhuriyet’in ifade ettiği değerlere sahip çıkanlara ciddi bir mesaj vermek demek. Şu çizgiyi geçmeyeceksiniz, demek. Şimdi şöyle bir şey var; içi boş bir dosyayı önlerine itip tutukluyorlar oradaki arkadaşları.  PKK-FETÖ kıskacında her kurumun tepesine binmeye çalışıyorlar. Cumhuriyet’in bugünkü kadrolarını itibarsızlaştırarak devre dışı bırakmaya çalışıyorlar. Yani öyle bir şey yaptılar ki,  yönetimden herkesi aldılar neredeyse. Kolunu kanadını kırmaya çalıştılar gazetenin. Bu ne demektir? Yarın bir gün oranın yönetimine de kayyum atanmasını istemek demektir. Ama biliyoruz ki,  aklı bir kenara bıraktıklarında facialara yol açabilirler. Ama bunu eski yönetimden kişiler yapıyor. Yani çok utanmaları gerekiyor. Şimdi kendilerini bundan ayrıştırmaya çalışıyorlar ama çok geç yani. Kendi küçük iktidar oyunlarını böylesi mide bulandırıcı bir işe dönüştürdüler, Alev Coşkunlar vs… Cumhuriyet’i bu duruma sokarak toplum üzerindeki korkuyu daha da pekiştirmek istiyorlar. Cumhuriyet çok kuvvetli bir örnek çünkü. Çok kuvvetli bir kurum, köklü bir kurum. Oraya bile biz bu şekilde gireriz, diyorlar. Aynı zamanda da “Evet,” diyorlar ya, “Biz hukuku da tanımıyoruz, tamam  mı?! Bizi görüşümüz, bizim fikrimiz bu!!!” Hukukun ortadan kalktığı bir dönemde yaşıyoruz. Türkiye’de hukuk denen bir şey yok.

     

     

     


    Yorumlar



    İlgili Haberler