Akşam karanlığı köprü üstünde yavaşça çöküyordu. Bugün erkenden karardı diye düşündüm. Zaten bu zindan karası bulutlar mutsuzluğumu yüzüme vurur gibiydi… Köprü altındaki kafeteryaya oturmuş elimdeki çayı yudumluyorum. İçim acıyor; bunalımda mıyım acaba? Önümde duran gazetelere umarsızca bakınıyorum. Bak Ankara’da Meclis önünde bir işçi kendini yakmış! Umutsuzluğum daha da artıyor işte. Elimden, elimizden bir şey gelmiyor işte. Kaçmak, kaybolmak istiyorum; hatta yerin dibine girmek daha iyi belki de… Gazeteler okunmaz, televizyonlar ise bakılamaz haldeler… Onların umurunda değil biliyorum. Ya biz? Daha ne kadar dayanabiliriz. Utanıyorum…
Hava daha da karardı. İş yerlerinin, meyhanelerin, balıkçı tezgâhlarının ışıkları denize vurdu. Rengârenk deniz, hafifçe çalkalanıyor. Köprü de hafifçe salınıp duruyor ahenkle. O karanlık hayallerden elime düşen damlalarla çıktım. Hafif bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Yavaşça yürüyen insanlar aniden hızlanmaya başlayınca, çayların parasını ödeyip, gazeteleri masada bırakarak karanlığa karıştım.
Hızlanan yağmur iyiden iyiye ıslatıyordu artık. Eve yetişme telaşı içindeki erkekler, ellerinden tuttukları çocuklarını çeke çeke yürüten kadınlar ve ayağını sürüyerek yürümeye çalışan yaşlılar otobüs duraklarına doğru koşturuyordu. Akşamüstü satıcıları, ekmek derdiyle el arabalarına dizdikleri meyveleri ya da ıvır zıvır eşyaları satabilme telaşında bağırarak müşteri bulma derdindeydiler. Islanmış kediler kuru bir yer bulmaya çalışırken, bir taraftan da aç karınlarını doyurmak için gelene geçene hafifçe miyavlıyorlardı. Biri gelip ayağıma sürtündü, sırtını kamburlaştırıp yüzüme baktı. Akşam simidinden bir tane alıp parçalayarak elimle yedirmeye çalıştım. Öyle açtı ki; ikiletmedi bile…
Ansızın meyve satan satıcılardan biri karanlığın ve yağmurun içinden seslendi:
Yok tanıyamamıştım. Yaklaştım. Anımsamaya çalışıyorum bir taraftan… Bir taraftan yağmur, bir taraftan karanlık ve ıslak yerlerden yansıyan ışık seli içinden kim olduğunu çıkarmaya çalışıyorum.
Tanıdım. İş yerime sık sık gelen, yardımımı eksik etmediğim iyi yürekli dürüst bir gençti. Babasını da tanırdım, hatta tüm ailesini… Recep neredeyse elime doğmuştu. Babası gibi çalışkan ve onun gibi kocaman kocaman gülen biriydi. Armut dibine düşüyordu işte… Devrime inanan ve mitinglerde meydanları dolduranlardandı. Uzun zamandır işsizmiş. Epeyi bir zamandır da akşamları tezgâh açıyormuş.
Yeni evlenmişti. Düğününde az horon çekmemiştim. Ordu, Fatsalıydı. Ben doğuştan devrimciyim abi, derdi gülerek… Babasını Terzi Fikri’nin belediye başkanı olduğu zamanlarda tanımıştım. O güzel ortamı, o güzel imeceyi görmek için Fatsa’ya gittiğimde… Sonra o güzel kasabayı yerle yeksan etmiştiler. Terzi Fikri ise… Ah dedim içimden, anımsayınca… Şimdi aynını Selahattin Demirtaş yaşıyordu. Onunla birlikte meydanların umudu da gittikçe eriyordu. Recep her defasında ondan bahsederken ” Abi o adam benim geleceğe olan inancımı arttırıyor vallahi! Nasıl güzel gülüyor. Gülen adamlardan korkmam abi, hayat dolu görmüyor muyum sanki” Sonra da “Abi umudumuzu kırmaya çalışıyorlar; geleceği elimizden alırken barış umudumuzu da…”
Babası sonradan İstanbul’a geldiğinde beni arayıp bulmuştu. Ailesini, eşi Zeynep’i ve çocuklarını tanımış, evlerinde az yemek yiyip, az çay içmemiştim. Gözü, gönlü tok insanlardı. Hep güler yüzlüydüler. Onca yokluğa rağmen okumaya çalışırlardı. Evlerindeki kitaplık her zaman doluydu. Ben de gittiğimde kitap götürürdüm çok sevinirdiler.
Recep üzgünce yere baktı. Sonra da:
İlerden bir adamcağız yağmura aldırmadan gölleşmiş sulara basa basa koşarak geldi. Bir taraftan da bağırıyordu:
Yaşlıca bir adamdı. Nefes nefese geldi Recep’in önünde durdu.Recep telaşlandı. Ağlayası geldi. Adamın ve benim yüzüne medet ister gibi bakındı. Cevap aradı, sanki…Yaşlı adam konuşunca eksik dişleri göründü gülen ağzında…
Yaşlı adam körük gibi inip çıkan göğsüyle, nefesini kontrol ederken tane tane konuştu:
Recep anlamaz halde şaşkınca bakındı. Ağlayacak gibiydi. O güngörmüş geçirmiş adam daha fazla üstelemedi…
Yaşlı adam konuşup dururken, Recep dalıp gitmişti.Yüzü ışıl ışıldı. Sokak lambalarını ışığında çiseleyen yağmur Recep’in genç yüzünde ışık yapıyordu. Neden sonra Recep ikimize dönüp:
Recep arabasını iteleyerek yağmurlu geceye karıştı. Martılar balığın bollaşacağının bilincinde, soğuk havada kara göğü bembeyaz kanatlarıyla aydınlattılar denizin üstünde… Bütün sesler susmuştu, sanki… Gece umudu müjdeliyordu…Ötedeki tezgâhtan genç bir ses bildik bir ezgiyi dillendiriyordu.
“Ağladıkça ağladıkça, dağlarımız yeşerecek /Görecek göreceksin, ağladıkça ağladıkça/ Geceyi tutacağız, görecek göreceksin/ Ağladıkça ağladıkça güneşi tutacağız/ Görecek göreceksin”







