• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    GEÇMİŞLE YÜZLEŞME

     

    Birinin yüzüne bakıyorsun, önce gözlerini sonra da yüzünü kaçırıyor. Kimsenin birbirinin yüzüne bakacak hali yok. Neye, kime güveneceğini bilmez halde dolanıp duruyoruz. Diyalektiğe göre ileri gidiyor sanıyoruz yaşadığımız ülkemizi, dünyayı hatta kendimizi… Birbirimize eften püften yalanlarla yaklaşıyoruz. Umudumuzu kaybettiğimize yanıp duruyoruz. Gazetelere, televizyonlara bakmaya korkar olduk; bunu kendimden biliyorum. Korkuyoruz, korkuyorum. Bu korkuları yenmenin tek yolunun korkuların üstüne gitmek olduğunu biliyorum.

    Gitmeli ve korkularla yüzleşmeliyiz. Elbette tek başına değil. Birleşmeli ve kırılmaz, bükülmez bir güç haline gelerek, gitmeliyiz, özgürlüğü ellerimizden alan karabasanlara karşı…

    Dedem, doğduğu memlekete bir daha gitmek istemedi. Tüm ailesi yitip gitmişken, mal mülk umurunda dahi olmadı. Hiç korkak bir adam olmadı. Aksine oldukça cesur ve girişken bir adamdı. Bize yaşadığı memleketi, annesini, kız kardeşini, sevdiği kadını ömrü boyunca anlattı durdu.  Yaşadığı memlekette kalamadığı gibi daha birçok memlekette de kalamamıştı. Yıllarca kaybettiklerini memleket memleket aradı. Belki de beklediği bir sonla yüzleşmekten korkar olduğundan, aramayı bıraktı. Ateşli ruhunu küllenmeye bıraktı sonunda… Umudunu kestiği bir anda da kendi gibi sevdiklerini yitirmiş bir kıza Lusya yayama can; o da ona canan oldu.

    O yıllardan sonra artık geçmişiyle yüzleşmekten hep çekindi. Yıllarca babam ya da annemin memleketine git bir bakıver demelerini umursamadı. Korktuğunu o çocuk halimle ben bile hissedebiliyordum.

    Sonra bir gün sevdiği can bulduğu memlekete gidecek cesareti buldu. Gittik. Tam elli yıl sonra Tokat’a çocukluğunu, gençliğini yaşadığı memlekete kaybettikleriyle yüzleşmek için döndü… Mahallesine, sokağına özlem ve kaygıyla baka baka yavaş adımlarla ilerledik. Bir yeri gösteriyor “Bak burada oynardık. İşte bu ağaca çıkardım. Şurada Garbis amcaların evi vardı. Annemin yaptığı hamurları şu fırında pişirtirdim.”

    Memleketini gördüğünde ağlamadı. Oysa ağlayacağını sanıyordum. Dimdik yürüyerek sonunda bildiği o aşina olduğu sokağa vardığımızı yüzündeki mimiklerden hissettim. Gitti bir dükkânın kapısına yaslandı. Dükkânın üzerindeki tabelada  ‘Bıçakçı Osman’ yazıyordu. Arkası dönük işini yapan bir adama uzunca baktı.  Tanıdığını hissettim. Onun yerine ben terlemiş, onun yerine ağlamaya başlamıştım. Çok sürmedi bağırdı:

    “Hey, Saro! Topal bacağına sıçtığımın!” Yaşlıca adam aksayan ayağı çok belli olur şekilde yavaşça döndü; geleni tanımaya çalıştı.  Baktı… Baktı… Çıkaramamış olsa ki endişeyle sordu:

    “Topal bacağımı bildin. E, adımı da bildin, ama ben seni çıkaramadım. Kimlerdensin. Hoş beni eski tanıdığın belli. Beni buralarda Bıçakçı Osman diye bilirler. Sense benim asıl adımı söyledin. Kaç yıl oldu hatırlamıyorum bile kendi ismimi duymayalı…  Söyle kimsin?” Dedem gülmeye başladı.

    “Senin okul numaran 342 değil mi? Nersesyan okuluna gitmedin mi?” Adam merakla; “Gittim elbette”

    “Peki, sıra arkadaşın hatta kan kardeşliğin kimdi?” Biz, iki yaşlı adam arasındaki diyaloğu merakla takip ediyor, sonucunu merakla bekliyorduk. Yaşlı adam son lafı duyar duymaz ağzından öyle bir canhıraş feryat çıkardı ki korktum.

    “Levon, kardaşım! ”Topal bacağından umulmayacak hızlılıkta koşarak, ona doğru yürüyen dedeme sarıldı. İki arkadaş birbirine sarılmış halde dakikalarca kaldı. Yıllarca ağlamayan, bir damla gözyaşı dökmeyen dedem ve arkadaşı yılların verdiği hasret ve acıyla katıla katıla ağladılar. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Durup birbirine birbirinden ayrı geçirdikleri zamanları kıyısından, köşesinden anlattılar. Sabahın er saatinden akşamın geç saatine kadar söyleşip, dertleştiler. Kimi zaman gülüp, çoğu zaman ağladılar.

    Dedem, “Bizlerden kimse kaldı mı?” diye soracak oldu. Saro Amca eliyle boş ver der gibi bir işaret yaptı.” Zaten çoğu yer devlete kaldı. Kimini eşraf sahiplendi. Şunlar, sizin ailenin bazı yerlerine sahip çıktılar. Kimse de sizin midir, diye sormadı. Sonra da isimlerini değiştirip, İslam oldular. Sorsan seni tanımazlığa gelirler şimdi…” Peki, sağdın da sen neden gelmedin bunca yıl.” Dedemin korktuğunu ilk kez kendi ağzından duydum.

    “Çok korktum kötü bir sonla karşılaşırım diye. Yıllarca ailemi aradım. Belki sağdırlar diye. Sonra ölmediklerini, Katolik cemiyetlerinin koruması altında Arjantin’e götürüldüklerini öğrendim. Uzakta olmalarına, ulaşılır yerde olmadıklarına üzüldüm. Lâkin sağ oldukları için yüreğime su serpildi. Mal mülk zaten umurumda olmadı. Tüm ailem yitip gitmiş, parayı pulu ne yapayım.” Biraz düşündü sonra devam etti. “Benim geldiğimi söyle, ama mal mülk için değil, adam bulmak için gelmiş bunca yıl sonra dersin onlara.” O sırada bir çan çaldı. Yaşlı adam üzgünce bize baktı. ”Eşim yatalak. İhtiyacı olunca çanı çalıyor ben de üst kata çıkıp, ihtiyacını görüyorum.” Dedem, babam ve ben birlikte ayağa kalktık.

    Dedem arkadaşına sarıldı. Yine ağlaştılar.” Buralara bir daha gelmem diyordum. Kısmet bugüneymiş. Seni gördüm. Memleketimle de helalleştim. Artık gitme ve unutma vakti.

    Dedem Tokat’tan geçmişiyle yüzleşmiş, mutlu bir yüzle döndü. Ancak kaybettikleri canlar yara gibi sinesinde atıyordu. Ölene dek bir daha Tokat’ı ve Yârahmet mahallesini ağzına almadı.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları