Sen ölecektin.
Sen ölecektin ve her şey yolunda gidecekti.
Bu ülkedeki o en temel ayrımın…
O düpedüz sınıfsal ayrımın…
Bazı ana babalardan çocuklarını…
Binbir zahmetle hem de…
Sadece…
Ölmeleri için…
Büyütmelerinin…
İstendiğinin…
Bazı ana babalara çocuklarını büyütmelerine izin verilmesinin…
Karşılığının bu ülkede…
Birgün çocuklarının ölmesine izin verecek olmaları olduğunun…
Bu çocukların birgün ölmeleri gerekmeyecek olsa…
Yaşamalarına da gerek duyulmayacağının…
Yaşamalarına da izin verilmeyecek olduğunun…
Bugüne kadar yaşamış olmalarının tek kıymeti harbiyesinin harp olduğununun…
Birgün harbe gidecek olmaları olduğunun…
Aksi halde işgücü olarak da alımgücü olarak da egemenlerin gözünde yığın yığın olan…
Bu gençlerden…
Siz gençlerden…
Bu kadar çoğuna ihtiyaç olmadığından…
Olmadığı hasebiyle…
Olmadığı hesabıyla…
Çoktan…
Ne eğitim…
Ne sağlık…
Hizmetlerinin…
Toplumsallaştığı…
Toplumsallaşmasının mümkün olduğu…
Bu ülkede…
Bu ülkenin gayya kuyusunda…
Kaybolup gitmiş olmanız gerektiğinin…
Bilgisiyle…
Çıkıp geldin oysa bir sabaha karşı sen…
Öldü sanılan…
Ölmesi gereken…
Ölmüş olması gereken…
Ama çıka gelen bütün asker hikayelerindeki gibi sen…
Sen de…
İşte tam da bu bilgiye sahip olduğundan…
Bu bilgiyle baktığından artık döndüğün yere…
Hıyanetle karşılaştın…
O sınıfsal hıyanetle…
Bütün dönen askerler gibi…
Bütün (artık) bilge askerler gibi…
Neyse…
Bir kez daha hoşgeldin gelen asker…
(Artık) bilge asker.
(Bu yazım, Eylül 2010’da yayımlanan ‘Diller, Çehreler, Barış’ adlı kitabımın 136, 137 ve 138’inci sayfalarında yer almıştır.)







