• Döviz Kurları
    Puan Durumu
      Git Gel

    Hıçkırık…

    Bu üç heceli müptelanın, adını ikinci hecesinde zikredemeden kesen bir iç gel gidi. Öyle diyorum, zira saatlerdir oturduğum yerde hop oturup hop kalkıyormuş gibi git gel yaşıyorum.

    Sigara yakıyorum. Ona da razı gelmiyor mendebur, nefesimi tutup yedi yudum su alıyorum, bir bakmışım büyük damacananın yarısında, nefesi tutup “on yedi, yirmi yedi, otuz yedi…” diye ondalık katları aşıyorum.

    Yok! Gitmiyor.

    Işıklar yanıyor karşıdaki evde, gecenin bu saatinde emekli Personelci Ziya Başçavuş ile annesini bu saatte ayakta tutan ne, diye merak ediyorum. Perdeyi aralamadan gözlerim onların üstünde, Şefika teyzenin elinde bir bardak, Ziya Başçavuşun gölgesini kovalıyor. Dayanamıyor kadıncağız, yorulup kendi içmeye başlıyor elindeki bardaktan. Ziya Başçavuş yok oldu ortalıktan… İzlemeye devam ederken gözlerimin yorulduğunu, uykunun bastırdığını ama hıçkırık illetinin geçmediğini fark ediyorum.

    Alarmın sesiyle irkildiğimde epey terlemişim. Banyoya gidene kadar fanilayı, çamaşırı atıyorum üstümden. Tam aynanın karşısından sessiz sedasız geçerken kendime bakakalıyorum, o ana kadar aklıma gelmiyor uykusuzluğumun nedeni… Kendi gözlerimin içine bakarken, “hıkk!” diye okkalı çıkıyor namussuz.” Nerden beni buldun haysiyetine tükürdüğüm” diye söyleniyorum.

    Duştan sonra evde oyalanmadan sokağa atıyorum kendimi; Ziya Başçavuşla kesişiyor yolumuz. Aynı anda “Günaydın” derken, ikimiz birden “hıkk” diyoruz. Pencerede Şefika teyze orkestra şefi gibi büyüklüğünü gösterip, “hıkk” ile karışık Trakyalı olmasına mutaassıp, sabahın erken saatinde yediği çemenin yaptığı gazı da çıkartıyor. E ne de olsa büyüğümüz, saygısızlık yapacak halimiz yok, küçük bir “hıkk” ile uzaklaşıyoruz oradan.

    Dolmuş durağında bekleyenlerin uzağına konuşlandırıyor bizi Ziya Başçavuş. Ama bir huzursuzluk hâkim herkeste; kimi uykusuz, kimi sinirli. Yine de yaklaşmıyoruz hiç kimseye. Kayın biraderinin fırınına gidiyor Başçavuş. Emeklilik günlerini böyle böyle yiyor. Tek bir kelime dahi konuşmuyoruz, gözlerle anlaşıp, el kol hareketleriyle yönleniyoruz.

    Yeşil dolmuşa yöneliyoruz. Veterinerin sokağından dönünce ilerliyoruz bekleyenlerin arasına, umumi bir yer diye nefes tutup sessiz “hıkk”larla binelim telaşındayız. Kırmızı spor montlu kadın göze batıyor ilk olarak, hiç sıkılmadan, umursamadan “hıkk” diyor, dolmuşa adımını atarken. Ziya Başçavuşla birbirimize bakıyoruz. Dolmuştaki on kişiden altısı “hıkk” diyor. Diğer dördü ayıp olmasın diye sessiz sessiz idare ediyor. Benim durak ayrı, Başçavuşu bırakıyorum orada. İndiğim gibi dükkâna girip vileda kovasına temiz su dolduruyorum. Gidişat kötü,  “hıkk” diye inliyor içim dışım. Kafamı sokup saymaya başlıyorum, her sayıda plakalar ve gitmişsem o şehir gözümün önüne geliyor. Hızımı alamayıp, lisede dayak yediğim ülkü ocağındaki yazı aklıma geliyor. “81 Musul, 82 Kerkük” onu da sayarken gözümde canlandırıyorum. Kafamı sudan çıkardıktan takribi otuz saniye sonra yine başlıyor. Dükkândan dışarı çıkıp koşmaya başlıyorum, yolda denk geldiğim herkeste garip bir ifade, “hıkk” diye yaşamını idame ediyor. Bir süre sonra hayvanat bahçesinde buluyorum kendimi, “Burada olmaz,” deyip kendi kendimi teskin etmeye başlıyorum. On saniye içinde yerle bir olan teorimi Fil Bahadır’a borçluyum. 1 ton 250 kg ağırlığındaki Bahadır neredeyse tüm şehri inletiyor. Arkama bakmadan kaçmaya başlıyorum. Sabuncubeli Yokuşu’nu tırmanırken arkamda büyük bir gürültü… Korkuyorum, şehirde patlamalar olmaya, akabinde yangınlar çıkmaya başlıyor.

    Daha hızlı koşuyorum…

    Bir ara ayaklarım bedenimden ayrılacak gibi olunca yığılı veriyorum bir kenara. Uykuya dalmadan önce küçük bir tebessüm var yüzümde, tam başımı sevdiğimin göğsüne koymuş gibi daha iyi bir yer arar gibi yaparken yine çıkıyor şerefsiz.

    “Hıkk!”


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları