• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Gölge

     

    Gün ağarmıştı. Kaldığım binanın önünde sigaramı yakarken toz bulutunun arasından okula giden çocukları gördüm. Kızlar ve erkekler kendi aralarında gruplaşmış, kızlar önden yürürken erkeklerin arkadan onları kontrol edercesine gözlerini ayırmadan peşlerinden gittiğini fark ettim.

    Ebu Hussein arabayı çalıştırmadan önce puşisiyle alnındaki teri aldı, sıcaktı, çok sıcaktı. Sabahın yedisinde bile terletmeye başlayan sıcağa teslim olmamak için boynumdaki puşiyi, evden çıkmadan ıslatıp enseme atmıştım.

    Biçimsizlik hâkimdi. Arabanın içinde şantiye binasına yaklaşırken caddelerin sağlı sollu biçimsizliğine tanık oldum. Estetiksizliğe tahammülüm yoktu, sevdiğim kadınlardan başlayarak çirkin görüntülerin beni ne kadar tahrip ettiği gerçeğini hatırladım. Oysa hepsi Allah vergisi derdi annem… Öyle ya biz de katma değerini ödeyerek yan yana gelmeye çalışıyorduk.

    Güvenlik amiri kapıyı açtı, her günün rutine uyan bir şekilde arabamızın altı aynayla arandı, kimliklerimize bakıldı. Aralarında Farsça konuştular, Hussein dönüp sakallarımın çok uzadığını söyledi. Yirmi gündür yüzüme jilet vurmamıştım. Yüzüme jilet değmesi için geçerli bir sebebim yoktu, sarılıp öpeceğim bir yüz yoktu, elini başımda gezdirirken okşamaya çalışan biri yoktu. Doğal olarak bu söylediğinden çok rahatsız olmadım.

    Yolunu kaybetmiş biri gibi bu şehirde ne aradığımı düşündüm. İnanın bu yaşıma kadar ne aradığımı öğrenmiş değilim. Kabil’de günde üç veya dört kez, bizi kör edercesine ortaya çıkan kum fırtınasından, berbat derecedeki yağlı ve tuzlu yemeklerinden usanmıştım. Gün aşırı birbirinin kuyusunu kazan ikiyüzlü insanların arasında ne aradığımı bilmiyordum. Anılardan uzaklaşmak ne kadar çareydi, henüz adını koyamamıştım. Ancak bu süreci böyle atlatmam, sessiz sedasız bir köşede zamanı eritmem gerekiyordu.

    Tekrar bir araya geleceğimiz güne kadar göz önünde durmadan, küçük nüanslarla nerede yaşadığımı fark ettirerek zamanı eritmem ve sonra da onu yutmam gerekiyordu. Amerikan basketbol liginde bir deyim vardır, 24 saniyelik hücum süresinin ilk 10 saniyesine “çöp zaman” derler. Benim de yaşadığım bu dönemin adı “çöp zaman”dı. Bu çöp zamanı derhal tüketmem gerekiyordu.

    Bir yıl geçmişti… Kabil’deki birinci yılın ardından düzenli spor yapmaya, pizza yememeye, espresso gibi katkı maddeli gıdaları tüketmemeye başlamıştım. Son bir aydır sigara da içmiyordum, makul adam olma yolunda çok fazla yol kat etmiştim. Sigara içmeyen, sağlıklı yaşayan biri onun rol modeliydi. Ben de öyle olmalıydım. Üçüncü yılın sonuna doğru baklava dilimleri oluşmaya başladı karın kaslarımda, inanılmaz bir hâl alıyordum. Artık ülkeme, şehrime dönebilirdim. Onu hiç görmediğim hâlde sanki her gün yanımdaymış gibi hissederek büyük bir sıcaklıkla haberdar etmek istedim. Mesaj atmayı denedim. Önce ulaşmadı, saat farkından uyuyor olabilir, dedim. Kahvaltı salonuna geçtim, ağır adımlarla kendime kahvaltı hazırlarken telefonum titredi. “Mesajınız iletilmedi,” raporu yüzüme çarptı. Soğuk terler dökülüyordu sırtımdan.

    Aramaktan vazgeçtim, büyük ihtimalle numarasını değiştirmişti. Kendi şehrime dönünce dayanamadım, bilen tanıyan kim varsa sordum. Evlenmiş.

    O gün akşama kadar pizza yedim, espresso içtim. Her yemekten sonra egzersiz yerine uzanarak vücudumda yağ tabakası oluşmasına izin verdim. Artık yok olmalıydım, ebediyen yok olmalıydım. Üç senenin yetmediğini, zamanı daha iyi eritmem gerektiğini anımsadım. Kum fırtınasının, berbat yemeklerin arasına çaresizce dönerek gölgemi bile kaybederek, her şeye son verdim…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları