• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Halıcı -2-

    Günler geçtikçe annemin ve babamın fiziki olarak çöktüklerini görüyordum. Günler geçtikçe diyorum çünkü bir ölümün arkasından zaman hep durur, ilerlemez. Eskisinden daha fazla şarap içip, daha az yemek yiyen babam işlerini sarkıtmaya başlamıştı. İnce pirketle ayrılan yatak odası duvarından iniltiyle karışık tokat sesleri yerini babamın şarap içerken döktüğü ağıtlara bırakmıştı. Acı çekiyordu ve ben acının, acı çekmenin henüz ne olduğunu bilmiyordum. Babam uzun süre işe gitmedi, eskiden elinde görmeye alışık olmadığım tütünü ve şarabı yanından eksik etmiyordu. Uzun bir süre boyunca ağıtların ve gözyaşlarının eksik olmadığı zamanların çoğunda annem, geceleri beni yalnız bırakmamak için ben uykuya dalana kadar yanımda uzanıyordu. Sonbahar yaklaşırken bir gün evin avlusunda iki asker gördüm, babama Vali’den bir telgraf getirmişlerdi. Kısa süreliğine İzmir’e gitmesi için Vali askerlerle birlikte hemen gelmesini istemiş. Apar topar babamı yolculadık. Sonradan öğrendiğim kadarıyla Vali, güvenmediği tüccarlara göz kulak olması için babamı da onlarla birlikte ülke dışına göndermek için çağırmış. Önce Budapeşte’ye ardından Hamburg’a gidecek olan tüccarlara refakat eden babam, iki gün diye çıktığı İzmir yolculuğundan sekiz ay sonra Karaburun’a döndü. Bu sırada annem, mahalleliye diktiği elbiselerden para kazanarak geçimimizi sağlamıştı. Kumaşı ipliği onlardan, makine bizden, gece gündüz kadınlara elbise, kız çocuklarına pazen etek ve erkek çocuklarına viskon gömlek dikti. Makinenin başından bir yemek yapmak için bir de beni yıkamaya hazırlarken su kaynatmak için kalkardı. Ben doğmadan, henüz yeni evli ve Halil Rıfat Paşa’da oturuyorken babam, annemi bu uzun süreli yolculuklara ve yokluğuna alıştırmış. Akraba evliliğinden doğan ilk çocuğun hasta olması sebebiyle on bir yıl boyunca ikinci çocuk için denemede bile bulunmamışlar. Ben de kazara olmuşum, annem uzun süre beni düşürmek için uğraşmış. Bir süre sonra zaten sakat doğma ihtimalim onu korkutmuş ve kendini frenlemiş.

    Babamın gelişiyle annem dikiş dikmeyi ağırdan almaya, kapıya kumaşıyla gelen konu komşuya haftalar sonrasına gün vermeye başladı. Babam hiç gitmemiş gibi hâlâ ağlıyordu, salonun ortasında, yatak odasında ve avluda. Bazen ağlarken insan gibi sesler çıkarmadığına şahit oluyordum, iniltilerle ve ağıtlarla karışık abimin adını sayıklıyordu. İlkbaharın geldiği zamanlarda yemek masasını avluya taşıdık, babam bazen çorba ve çoğunluk şarapla beslenirken günden güne daha da erimeye başlamıştı. Heybetli omuzları çökmüş, göbeği erimiş, dili kısalmış bir şekilde kolay kolay hiçbir konuya müdahale etmiyordu. Yine salonda ağladığı bir gün ben aynı yerde oturmuş onu izlerken eliyle yanıma gel işareti yaptı. Korkarak yanına oturdum. Benden özür diledi, bir daha özür diledi ve gözlerindeki tuzlu suları yanaklarıma bırakarak öptü. Af dilenecek bir suç mu işledi diye yüzüne bakarken annem yemeği avluya taşımam için seslendi. Babam, yine konuşmadan eliyle mutfağı işaret etti. Masayı hazırlamış babamın gelmesini beklerken içerden bir silah sesi geldi. İkinci el silah sesi geldiğinde koşarak içeri girdik. Babamı yatak odasında kendi beynini dağıtmış bir şekilde bulduk. Gördes düğümü annemin çeyizlik halısının üstüne oluk oluk kan akıyordu, babam son nefesini vermemişti. Kurban bayramında kesilen hayvanlar gibi gözlerini açıp, boğazında bir yumru varmış gibi ıkınıyordu. Annem kendini avluya atıp yine dizlerini dövmeye başladı. Etraftan annemi duyan komşuların avluya girdiğini hatırlıyorum, bir de babamın can çekişirken bana bakışını. Belki o an beyin ölümü gerçekleşip nereye baktığını bilmiyordu, belki de bana bıraktığı mirasın altından nasıl kalkacağımı düşünerek zavallı halime acıyordu. İki yıl içinde önce oğlunu sonra kocasını kaybeden kadınla yalnız kalmıştık.

                                                                                                                                            Devam edecek


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları