• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Halıcı

    Annem beni Karaburun’da doğurmuş; burası İzmir’in en batısında kayalıklarla ve yaşlılarla dolu küçük bir ilçe. Akraba evliliğinde şansı denenmiş, kusurlu doğması muhtemel ilk çocuğun ardından normal gelmesi beklenen ikinci çocuğuyum. Abim sara hastasıydı ve her zaman boş gözlerle bakardı. Bana, anneme, babama, duvara, kömür sobasına ve her şeye. Karaburun’a yerleşmeden hemen önce İzmir’de yüz elli beş basamaklı merdivenin tepesinde oturuyormuşuz. Annem, Halil Rıfat Paşa’daki evimizi anlatırken bir gün döneceğiz ne de olsa diyerek bazen geceleri geç saate kadar emek verip diktiği tül perdeleri benim odamda saklardı. İki yıllık devlet görevi için geldiklerini ama bir daha dönemediklerini söylerken göğsünün kabardığını, göz bebeklerinin dışarı çıkıp odanın en uzak köşesine değip yeniden yuvasına girdiğini anımsarım. Karaburun’u ilk başlarda sevemeyen annem, ilkbaharda açan fesleğenle serin geçen yaz gecelerine anlam yükleyerek Karaburun’u sevmek için kendine bir gerçeklik yaratmıştı. Babam ve abime dair hatırladığım ilk anı Bozköy yolunda, evimizin on dakika uzaklığındaki sahilde, yanımızda götürdüğümüz yiyeceklerle baharı karşıladığımız hafta sonuydu. Abimin boş gözlerle bakmaya devam ettiği o gün, babam bana çok ulvi görevler vermişti. Baharın geldiğini müjdeleyen nergislerden toplamamı istemişti, sonrasında deniz kıyısından toplamam için numunelik verdiği iki elimle zor zapt edebildiğim büyük beyaz bir taş. O taşlardan on iki tane bulmamı istemiş, taşlardan daire yapıp içinde ateş yaktıktan sonra alevlerin üstünden atlayacağımızı söylemişti. İlk başlarda çok ihtişamlı bir eğlence gibi gelmişti, heyecanlanmıştım. Abim yanlarında oturuyor ve yine boş gözlerle bakıyordu. Babamın söylediklerini kafama kazıyıp bir emir eri gibi yanından ayrıldım, nergisler konusunda şansım yaver gitmişti, ama taşlar konusunda o kadar da şanslı değildim. Ailem küçücük birer karınca gibi görününceye kadar deniz kıyısında onlardan uzaklaşmıştım. İki elimle zor zapt edebildiğim taşlardan birer birer yanına götürmek akşamı bulacaktı. Yedi buçuk yaşındaki bir çocuk için dünyayı kurtarmakla aynı yükümlülükte bir işti. Nihayet taşlardan üç tane bulmuştum, üçünü aynı anda götüremezdim. Birini tek elimle kaldırmaya çalıştım, kaldıramayınca dengem bozuldu, yere kapaklandım. İki taşı üst üste koyup iki elimle birden kaldırdım, oldu. Babamın verdiği görevi layıkıyla yerine getirmek üzereydim, daha üç sefer buraya gidip gelmem gerekse de hayatımda ilk kez bir zorluğun altından kendi fikrimle kalktığımı, yıllar sonra hatırladıkça bununla gurur duyacaktım. Ailemin yanına yaklaşırken annemin çığlıklarını duydum, hızlı hızlı yürümeye çalışsam da elimdeki ağırlıklar izin vermiyordu. Annemin yiyecekleri hazırladığı babamın taş aradığı sırada mı, yoksa ben uzaklaşmışken fırsattan istifade bir köşede fingirdedikleri sırada mı bilmiyorum abim fenalaşmış. Sırt üstü uzandığı yerde krize girdiğinde ağzından akması gereken köpükler boğazını tıkayarak onu nefessiz bırakmıştı. Elimdeki taşları atıp yanlarına gittiğimde annemin dizlerine vurarak feryatlarını işitiyordum. Babam, abimin ayağının önünde çömelmiş başka tarafa bakarak ağlıyordu. Abim yine boş gözlerle, bu kez gökyüzüne bakıyordu, çok sonralarda Halil Rıfat Paşa’daki evin etrafında gördüğüm köpekler gibi ağzından salyaları akıyordu. Abimi Karaburun’da Musevi mezarlığının yanındaki Müslüman mezarlığına defnettik. Kara haber tez duyulmuş, Vali ve yanında kim olduklarını bilmediğim adamlar Karaburun’a bizi ziyarete gelmişlerdi. Bu ilk kez olan bir hadiseydi ve Karaburun’da itibarımızı arttıran bir olaydı. Koskoca Vali’nin İzmir’den taziye ziyaretine gelmesi ancak kardeşi kadar sevdiği veya güvendiği bir insan için gireceği zahmetti.
    Devam edecek…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları