• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    HAMO AĞA

    – Selâmın aleyküm

    – Ve Aleyküm selam

    – Hamo Ağa hoş gelmişsen

    – Hoş bulduk ula kırolar; nasılsız iyisiz.

    – Sağlığan duacıyıh valla ağam

    – Vey sen sağ olasan benim babam!

    Hamo Ağa, evinin, karılarının, kızlarının ve damatlarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere her ay sonunda olduğu üzere yine şehre Arasta çarşına inmişti. Esnafta bir sevinç! Sormayın…

    Hamo Ağa tıknaz kısa boylu, oldukça tombul kırmızı yüzünü kaplayan geniş ve uzun siyah boyalı pala bıyığıyla kendine has yürüyüşü olan bir adamdı. İki tarafa salınarak yürürken sanki oynar gibi olurdu. Gerçi oynaması da meşhurdu ya.  Halaylarda başı çeker, boyun kırarak, omuz titretip, göz kırparak, gülerek keyifle oynardı. Gabardin ceketi ve yeleğini yine aynı renkte şalvarı tamamlardı. Yeleğinin cebinden ara sıra çıkarıp baktığı altın köstekli saati dikkat çekerdi. Bunu bilirdi ya, sık sık çıkarıp saatine bakardı. Hamo Ağanın ceketinin üst cebinde her daim kırmızı bir karanfil olmazsa olmazıydı. Takımlarını her daim Ohannes Usta dikerdi. Onun usta Ermeni elleri kumaşa can verirdi. Her gün ayrı takım giydiğinden, her defasında çeşitli renklerde birkaç takım birden yaptırırdı.

    O, çarşıya inince bütün esnaf bayram eder; ayın kesat geçen günlerinin hayfını bir günde çıkarırdı… Hamo Ağa’da bütün esnafa eşit şekilde dağıttığı alışverişle herkesin derdine derman olurdu. Olmasına olurdu ya…

    Hamo Ağanın kimselere diyemediği lâkin tüm çarşının bildiği bir derdi vardı. Latince adını pek bilmese de hastalık olduğunu bilmeden küçük hırsızlıklar yapardı. Esnaf bunu bilir, ancak yüzüne gelmez, çaktırmadan hesaba ilave ederdi. Bir nevi danışıklı bir alışverişti işte; alan razı, satan razı…

    Onu bunca yıldır tanıyan esnaf bunu bilirdi de yeni yetme oğullar, çıraklar pek bilmez, gördükleri zaman karışmak isteseler de ustaları tarafından ağızları kapatılır ve “sus ula ben biliyem ma  sahannesi; mal benim değil oğlum ”sözleriyle olay büyümeden sona erdirilirdi.

    Hamo Ağa o gün çok keyifliydi çok… Küçük kızını evlendireceği için kesenin ağzını iyice açacaktı zahir… Esnafın her biri heyecanla ellerini ovuşturup ağayı dükkânına bekliyordu.

    O da işi ağırdan alıp, herkesin halini, ahvalini sorup hatır alıyor; bir de ikram edilen kaçak çay ve tütünden içip hem ziyaret hem de ticaret işini yerine getiriyordu. Ha bu arada çıraklar da bu alışverişten nasibini alıyor; tüm çıraklar ağadan bolca bahşiş topluyordu.

    Böylece dükkân geze geze Mihran Dayının dükkânına kadar geldi. O gün, Mihran Dayının Ankara’da üniversite okuyan ortanca oğlu ziyarete gelmişti. Bir köşede oturmuş şaşkın gözlerle bu doyumsuz alışverişi,  hayret ve şaşkınlıkla tören gibi izliyordu.

    Hamo Ağa bir taraftan çayını içiyor, bir taraftan da neşeyle zaman zaman oynayarak alışverişini yapıyordu. Kolay mı; onca horanta, karılar, kızlar, damatlar; aşiretin önde gelenleri… Artık onu tanıyan her kim varsa, kimseyi gözetmeden her birine bir şeyler alması gerekiyordu. Doğrusu o da kapısındaki köpeğini bile daha unutmamıştır halen, Allah’ı var; köpek ayda bir kez kasap Nazif’ten alınan kemiklerle bayram ettiğinden, ağzının suları aka aka Hamo Ağayı beklerdi köyün girişinde…

    Neyse konumuzu dağıtmayalım. Hamo Ağa bir taraftan bir şeyler seçip ortadaki sepete atıyor, Mihran Dayı da onları hesaplıyordu. Arada da aklına gelen birilerini sorup selam ediyor, hatır alıyordu. Hamo Ağa sepete ardı ardına bir şeyler atarken, güya çaktırmadan da bazı ufak tefek eşyaların da kimini cebine ya da sepete bırakıyordu. Mihran Dayı tek söz söylemeden, belli etmeden akıldan hesaba geçiriyordu hepsini…

    Tam Hamo Ağa gözüne kestirdiği gümüş işlemeli bir tespihi cebine atarken Mihran Dayının oğlu kaplan gibi üzerine atıldı:

    – Ağa ağa! Hırsızlık yapmaya utanmıyor musun? Bir de ağa olacaksın. Yaşından, başından utan!

    Hamo Ağanın tombul yanakları pancar gibi morarıp sonra da elma gibi kızardı. Hiç sesini çıkarmadan yavaşça yürüyüp gitti.

    Mihran Dayı susmuş, dut yemiş bülbüle dönmüştü. Nice sonra ağanın ardından seğirtti ama ağayı durdurabilene aşk olsun. Ağa yaptığı hırsızlık yüzüne vurulunca can evinden vurulmuş; kimsenin yüzüne bakacak hali kalmamıştı.

    Hamo Ağa bir daha çarşıya gelmedi. Nice aracılar ve esnaf konağına ziyarete gitti ama nafile… Çok sonraları esnaf, ağanın yakınlardaki komşu şehrin çarşısına bereket götürdüğünü işitip, karalar bağladı.

    Mihran Dayı, oğlunun yüzüne uzunca bir süre bakmadı. Oğlan hatasını anladıysa da iş işte geçmişti bir kere…

    Tevatürdür; halen Arasta Çarşısında Hamo Ağa ve yaptığı alışverişler anlatılıp, dinlenir…

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları