Bu saldırı; bugüne kadar olagelen bir saldırıya benzemiyor.
Bu saldırı kendine hiç yoktan düşman edinmiş parti ya da örgüte mal edilerek geçiştirilecek bir saldırıya hiç benzemiyor.
Bu saldırı hamaset yaparak geçiştirilecek bir saldırıya benzemiyor.
Bu saldırı şiddetle kınanıp, bir kenara konulacak bir saldırı değildir.
Bu saldırı yaşamını kaybedenlere rahmet, yaralananlara acil şifalar dilenerek ve de geri kalanlarına başsağlığı dilenerek teselli bulunulacak bir saldırı değildir.
Bu saldırı bugüne kadar olanların faili hala bulunamamışken, bugünkünün 12 saat zarfında bulunması ile övünülecek bir saldırı da değildir.
Bu saldırı “Karşılığı misliyle verilecektir.” denilecek türde bir saldırı değildir.
Daha çok uzatarak kafanızı ağırtmayayım.
Kısacası; MİT olarak, Genel Kurmay olarak, Hükümet olarak, TBMM’i olarak siyasi görüşleri farklı da olsa partiler olarak; şapkamızı önümüze koymalıyız. Bu saldırının hafife alınır bir yönü olmadığını görmeliyiz.
Çünkü bu saldırı, Türkiye’nin başkenti Ankara’da yapılmıştır. Bu yetmezmiş gibi bu saldırı Türkiye’nin kalbi sayılabilecek, yönetim ve savunma kurumlarımız olan, TBMM’ne, Genel Kurmay Başkanlığına, Hava Kuvvetlerine iki yüz ile beş yüz metre uzaklıklarda yapılmış olmasıdır. Ki bu bölgelerin çok korunması ve savunulması gereken yerler olması ayrı bir önem taşımaktadır.
Ayrıca bugüne kadar pek görülmemiş bir taktik mi desek ya da başka bir şey mi, saldırgan kimliğini yanında taşıyor. Kimliğini gizleme ya da gizletme gereği duyulmuyor.
Demem odur ki her hangi bir partiyi ya da örgütü aklamak gibi asla bir niyetim olmadan, olayı birilerinin ya da bir örgütün üstüne yükleyerek işin içinden çıkmak yerine; bu olayın enini boyunu akl-ı selim bir şekilde ölçüp-biçmek gerekir.
Demem odur ki bu iş salt bir PKK, ya da PYD, YPG işi sayılmamalı. Olaya böyle yaklaşmak sığ bir yaklaşım olur kanısındayım.
Hiçbir hükümet, hiçbir devlet bu vahim olayı bir kişiye ya da bir örgüte bağlayarak işin içinden çıkmaya çalışmamalıdır. Bu bir yükümlülükten kurtulma yolu olarak seçilmemelidir.
YPG, dolayısı ile Kürt düşmanlığı üzerinden, olayın üzerine gitmek, insanın yalnızca kendini kandırmak gibi bir yol tutmasına benzer.
Buna halkınızın belli bir kısmına inandırsanız bile geri kalanları ikna edemezsiniz. Dünyayı kendinize inandıramazsınız.
Çünkü dünya olaylara tek camı olan bir gözlükle bakmıyor.
Çünkü dünya olan-biteni bir kişiyi, bir örgütü ya da bir ülkeyi suçlamak için bakmıyor. Bunun bir kolaycılık olduğunu biliyor.
Sonuç mu?
Sonuç; dünyada yalnız kalma pahasına, yanlışları karartma ya da örtme pahasına, politikalar yürütmekten vazgeçmek gerekiyor.
Yanlışından dönmek onurlu bir davranıştır.
Bunu kendimize çok görmemeliyiz.
Sonra failini bulmakla yetinmemeliyiz…
Dostça kalın…
“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, MÜZEYE dönüştürülsün.”
“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.”
VE KADINLAR, KÜRT KADINLARI
Ve kadınlar Kürt kadınları;
Elinde inandıkları,
Belinde doğurdukları,
Ağzında; avaz avaz, özgürlük naraları…
Ve kadınlar Kürt kadınları;
Başını bıçağa sürmüş,
Ölüm vız geliyor,
Hak aramada, Newrozlarda en önde yürüyor.
Ve kadınlar Kürt kadınları;
Çoğu okuma yazma bilmiyor.
Giyinmiş folklorik fistanını,
Halay çekiyor miting meydanında.
Ve kadınlar Kürt kadınları;
Neden yürüyorsunuz diyenlere:
“Senin hiç yüreğin yandı mı?
“Sen hiç varsız, mezarsız oğluna ağladın mı?
“Sen kimliğini söylemekten, ceza aldın mı? “ diyor.
Ve kadınlar Kürt kadınları;
“Sen hiç uçurumdan aşağı baktın mı?
“Oğlunu görmeye.
“Hiç olmazsa, oğlunun cesedini öpmeye
“Sen hiç hasret kaldın mı?
“Dilemem böyle bir darda kalasın bacı,” diyor.
Sen, bir Newroz’da ya da bir mitingte,
Gördün mü hiç o Kürt kadınlarını.
Ben gördüm ve inandım,
Bu zülüm böyle gitmez.
Ve kadınlar Kürt kadınları;
Hiç ama hiç görmemiştim,
Bu denli davasını sahipleneni,
Kocasının önünde, elinde inandıklarıyla, gidenini…
Az geride kalan eşine;
Sırtında bebesiyle, “haydi adam, biraz hızlan”, diyeni…
Recep YILMAZ







