• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    “Hayır çıkarsa demokratik bir ülke haline gelmenin adımlarına başlarız…”
    “Hayır çıkarsa demokratik bir ülke haline gelmenin adımlarına başlarız…”
    8 Mart 2017 09:21
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır

    İki alanda birden duayen olmak zordur. Altan Öymen bunu başarmış insanlardan. Hem siyasetin hem gazeteciliğin duayenlerinden O. 50’li yıllardan beri hem gazeteci hem siyasetçi olarak sosyal demokrat çizgisini sürdürüyor. Bir süredir yayımladığı kitaplarla Cumhuriyet Türkiye’sinin uzunca bir döneminin hem tanığı hem de yazarı oldu Altan Öymen. Ben de referandum öncesi kendisinin evine misafir oldum ve onunla gündemi konuştum.

    Öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.

    Sizin gibi arkadaşlarla beraber olmak benim için de güzel.

    Duayen bir gazeteci olarak Türkiye’nin yakın siyasi tarihine tanıklık eden birisiniz. Aynı zamanda bir dönem CHP’nin genel başkanlığını yaptınız. Cumhuriyet tarihi içerisinde bugünün fotoğrafını çektiğinizde önümüze nasıl bir tablo çıkıyor? AKP’nin 15 yıllık iktidarını ve bugününü değerlendirebilir misiniz?

    Ben gazeteciliğe 1950 yılında başladım. Özet olarak bakılırsa, şunu söyleyebilirim. Benim hatırladıklarım 1940’lardan sonrası… İnsan çocukken de bir şeyler hatırlayabiliyor. Fakat demokrasiye geçmişimizde ben Türkiye’nin bu kadar güçlükler içinde olduğunu hiç hatırlamıyorum, bu kadar özgürlük yoksunluğu içinde olduğunu hatırlamıyorum. Türkiye 1945’te 2. Dünya savaşı biter bitmezdemokrasiye ilk adımlarını attı; demokrasiye ilk geçen ülkelerden biridir. Diğer ülkelerin çoğu 2. Dünya Savaşı boyunca otoriter rejimler altında yönetildiler.  Hitler Almanya’sı, onunla birlikte Avusturya, Mussolini’ninİtalya’sı, Salazar’ın Portekiz’i¸ Stalin’in Sovyetler birliği; saymakla bitmez. İşgal altına alınan ülkelerin bir kısmında evvelden de doğru dürüst demokrasi yoktu. Demokrasiye yaklaşmış bir haldeydiler ama savaşla birlikte onlar da kalktı ortadan. Yanidemokrasi açısından fazla tecrübe yoktu dünyada; Türkiye’de de yoktu. Türkiye’deotoriter bir rejim vardı. Bu otoriter rejim, demokrasiye gitmek istercesine arada bir denemeler yapıyordu 1945’lere kadar. Mesela 1930’da Serbest Fırka denemesini yaptı, bu başarılı olamadı. Ama savaş biter bitmez bu konuda samimi olduğunu gösterdi. Avrupa savaşı 8 Mayıs’ta bitmişti, 19 Mayıs’tao zamanıncumhurbaşkanı, CHP’nin Genel Başkanı İsmet Paşa demokrasiyi ilan etti. Şimdi, o zamandan bu zamana gidiş gelişler olmuştur hep. Yani arada darbeler olmuştur, müdahaleler olmuştur, baskı uygulanan dönemler olmuştur fakat bunlar uzun sürmemiştir.Baskıcı rejimi uygulayanlar, daha ilk geldikleri zaman millete söz vermişlerdir, “Hemen demokrasiye geçeceğiz,” diye.  Mesela 60’da 27 Mayıs İhtilali yapıldığında radyolardan verilen ilk mesajı dinleyin, Türkeş’in sesinden okunmuştur mesaj; “Biz ‘ya, CENTO’ya bağlıyız, demokrasiye geçeceğiz. İdareyi yeniden seçilmiş bir iktidara devredeceğiz!”  Öyledir, yani demokrasiye hep yaklaşılmak istenmiştir. En baskıcı rejimler bile bu vaadi vermek zorunda kalmıştır. Fakat bütün bu şartlar altında, baskıcı dönemler dâhil, işin bu raddeye getirildiği görülmemiştir. Nereden bakılırsa bakılsın… Mesela 1950-60 arasında basın, çok baskı altına alındı. Birçok meslektaşım hapse girdi, benim de mahkûmiyetim vardı; 27 Mayıs’ta basına af geldi, öyle kurtulduk. O dönemde mahkûm olmadan önce ve bu mahkûmiyeti kesinleşmeden önce gazetecilerin tutuklanması diye bir uygulama yoktu. Yani duruşmalara katılırdınız, mahkeme kararını verir, “Seni 10 aya mahkûm ettik” der,dava temyize gider, Yargıtay inceler, biter ve nihai karar belli olduktan sonra gazeteciye önceden haber verilirdi.Yani “Cezanız tasdik edildi, hazırlanın,” denirdi. İki üç gün içinde siz de hazırlanır, giderdiniz. Misalleri vardır bunun…  Başka yerlerde de örneklerini vermişimdir;  mesela Metin Toker iki defa hapis yattı. Gazetelerde aransa bulunur, işte hapse gidecek, yanına kitaplar almış, Amerikan tarihi kitapları falan… Böyle gidilirdi hapse. Sonra gazetelere yasaklar konurdu, sayfalar beyaz çıkardı. Çünkü o zamanki baskı tekniğiyle gazetenin düzeltilmesi mümkün değil. Eğer gece yarısı yayın yasağı konulursa yasaklanan haberi çıkarmanın yolu, yazıları kazımaktı. Mesela basılmamış bir kitaba sansür konulması, el konulması gibi bir vaziyet görülmemiştir. Yani yeni yeni icatlar, yeni yeni baskı metotları çıkartarak bütün bu baskıcı dönemler içinde bir şampiyonluk elde edilmiştir.

    DSC_0868

     Önümüzde bir referandum var. Referandum sonuçları hakkında bir öngörünüz var mı? ‘Evet’ çıkarsa ne olur, ‘hayır’ çıkarsa ne olur?

    Evetçıkarsa sadece bir kısmındansöz ettiğimi manzara daha da zor bir manzara haline gelir. Bir kere radyoların, televizyonların tek taraflı propaganda yapması sürer. İşin başka bir tarafı da şu; 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle ilgili olarak ilan edildi Olağanüstü Hal. Fakat OHAL kapsamına o kadar çok insan girdi ki, hiç alakası olmayan insanlar… Kendi tanıdıklarımdan biliyorum, dünya kadar insan işinden atılıyor,  gözaltına alınıyor,tutuklanıyor, aylarca hapislerde kalıyor. Hatta bunların bazılarının yakınları zarar görüyor, bazılarının malına el konuluyor.  Böyle bir hal ‘OHAL’ adı altında devam edip gidiyor. Gazetelere baskılar yapılıyor. Şimdi bu manzara her haliyle daha da pekişerek devam edecek. Bunu görmemek mümkün değil. Cumhurbaşkanı “Fiili durum değişmiştir. Şimdi meselehukuki durumu da fiili duruma uydurmaktır,” gibi bir söz söyledi. Böyle bir sözün anayasa hukukunda yeri yok. Önce bir işi yapacaksın, arkadan hukuku ona uyduracaksın. Bir laf vardı evvelden, “İstim sonradan gelsin” diye, bilir misiniz o sözü? Onun gibi bir şey bu… Referandumdan ‘evet’ çıkarsa demokrasi diye bir şeyden bahsetmek kolay olmayacak. Çünkü burada yapılan örneklerin büyük bir çoğunluğu herhangi bir demokratik ülkede benzeri olmayan uygulamalar. Bizim ülkemizde de o kadar darbe dönemi geçirdik ama bu kadar koyusu olmadı.

    ‘Hayır’ çıkarsa ne olur peki?

    ‘Evet’i anlattık tabii… ‘Hayır’ çıkarsa karanlık görünen bu ufuk biraz aydınlanır. Hiçbir denetime tabi olmayan bir cumhurbaşkanı sistemi olacak. İstediği kadar başkan yardımcısı tayin edecek filan…‘Hayır’ çıkarsa bunlar olmaz o zaman. Olağan bir rejime dönülmüş olur. Bu bir ders olur. ‘Millet iradesi’ deyip duruyorlar,  millet iradesi bu şekilde ortaya çıkmış olur.  Yeni bir demokrasi kurulması, eksikliklerin giderilmesi, yanlışların düzeltilmesi dönemi başlatılabilir. Akıllar başa gelir.  ‘Hayır’ çıkarsa yeniden demokratik bir ülke haline gelmenin adımlarınabaşlarız. Çünkü kamuoyunca ‘hayır’ denilmesi demek, kurulmak istenen yeni rejimin reddedilmesi demek… Yeniden demokratikleşme süreci başlatılabilir, barış içinde başlatılabilir.

    Dış politika meselesi var, aslında biz yarı yarıya savaş halindeyiz. Baktığınızda haritalar görülüyor, ben 2. Dünya savaşı yıllarında gençliğimde ortaokul lise talebesiyken gazetelerde görülürdü buna benzer haritalar… “İşte Almanlar Stalingrad’a yaklaştı, öbür taraftan Ruslar da şuradan geliyorlar,” gibi oklarla haritalarda gösterilirdi. Şehir isimlerini öğrenmiştik, Stalingrad, Leningrad vs. Ama şöyle bir fark vardı; Türkiye ile ilgili böyle bir harita yapılmamıştı. Türkiye savaşın dışındaydı. Öteki ülkelerdeki savaşı sinema izler gibi izlerdik, çocuk aklı işte…Oysa orada insanlar ölüyor, bombalar patlıyordu ama bizde yoktu, Türkiye bir ada gibiydi. Cumhurbaşkanı İsmet Paşaya,bugünkü iktidardan da laf sokuşturan var, 1950’den sonra,“Savaşa girmedik o yüzden milletin erkekliği zarara uğradı,” diyenler oldu. Erkek olunca savaşa girmek şartmış gibi… İsmet Paşa ise bir çocuğa hitap eder gibi “Savaşa girmedik ama seni babasız bırakmadık,” dedi.

    DSC_0886

    Peki bir öngörünüz var mı? ‘Evet’ mi çıkar ‘hayır’ mı?

    Öngörüden ziyade temennim var, dileğim var. Umarım ‘hayır’ çıkar… Bugünkü durumda dahi demokraside benzeri görülmemiş bir durumu yaşıyoruz.‘Evet’ çıkması halinde bu, kalıcı hale gelecek. Yani başkan istediği kadar başkan yardımcısı tayin edebilecek; bunu Azerbaycan’dan mı almışlar, nereden almışlar! Suriye anayasasında da varmış, Azerbaycan’da da varmış.  Mesela Amerika’da başkan yardımcısı başkanla birlikte seçiliyor. Bunu neye benzeteceksin! ‘Türk Usulü’ diyorlar, ‘cumhurbaşkanlığı sistemi’ diyorlar; hiçbir benzeri yok. Cumhurbaşkanına bu kadar yetkiyi verirsen, yanlış birşey yapsa da düzeltilemez, dediğinde “Tayyip Bey yapmaz” deniyor.  Tamam, hadi Tayyip Bey hiç yanlış yapmasın, peki arkasından başka biri gelirse… Hadi hastalanırsa… Yok mu böyle hastalıklar? Bizde de oldu. Cemal Gürsel Paşa cumhurbaşkanı iken hastalandı, sonra bitkisel hayata girdi. Demokrasinin içinde çareler var. Burada başkan yardımcısı başkanavekâlet edecek, 45 gün içinde seçime gidilecek ama birçok sakıncaları var. Ünlü bir laf vardır, “Bütün insanlar melek olsaydı anayasalara gerek kalmazdı,” diye… Bütün insanlar melek olmuyor maalesef, içinde şeytanlarda oluyor, yanlış yapanlar da oluyor.  Bütün bunları burada konuşuyoruz ama radyo televizyonlarda konuşamıyoruz, yazma çizme açısında da zorlukları oluyor. Siz de internet üzerinden yayın yapıyorsunuz.  Halkın Nabzı da çok güzel. Bu dönemde bunu çıkarmak da kolay bir şey değil… Bunları iyi saklamak lazım. Çünkü bu dönemde çıkan gazeteler sonradan kıymete binecektir.

     Sizce OHAL’de gazetecilik nereye gidiyor? 1960, 71, 80 28 Şubat darbesi dönemlerinde gazetecilerin büyük bir baskı altına alındığını biliyoruz. Ama bugün çok farklı bir süreç yaşanıyor sanki. Gazeteciler cezaevine konuluyor. KHK’lerle çok sayıda gazete, televizyon, dergi kapatıldı.  Neler söylersiniz?

     Tabii hiç iyi şeyler düşünmüyorum… Biraz önce belirtmeye çalıştım, eskiden en azından gazetecileri hemen tutuklamıyorlar, Yargıtay aşamasını bekliyorlardı. Bunlar kalktı. Yani gazeteci tutuklanmadan yargılanıyordu. Bunun hukuken de çok mantıklı bir sebebi vardı.  Çünkü bizim ceza mevzuatımıza göre tutuklama istisnai bir haldir. Başlıca iki halde tutuklama yapılır. Birincisi, delil karartma ihtimali vardır. Tutuklamazsanız şahitleri filan tehdit eder, delil karartır; onun için içeri alırsınız. İkincisi de kaçma ihtimali…Yurt dışına kaçarsa, suçtan da kaçmış olur. Ama gazeteciler için bu ikisi de söz konusu olamaz. Çünkü ‘gazetecilik suçu’ diye bir suç varsa, gazetecinin suçu ya yazı yazarak olur ya da televizyonda, radyoda konuşarak olur. Bunların da hepsinin kaydı vardır. Neyini karartacak?! E, gazete ortada… Bütün gazeteleri toplayacak hali yok. Kütüphanelerde var, her yerde var. Yani delil hâkimin, savcının dosyasında var. Bunun için gazetecinin tutuklanmasına gerek yok. Peki, kaçarsa…Ya, kaçması en zor olan insan gazetecidir. Şimdi düşünün Can Dündar’ı… Türkiye’de herkes tanıyor artık. Kaçacak olsa Türkiye’de hemen yakalarlardı. Hele televizyoncular… Televizyoncuları herkes tanıyor. E, yurt dışına kaçarsa…Kaçırtma kardeşim…Senin oradaki polislerin iskele babası mı? Gelen çıkıyor, gelen çıkıyor… Onun çaresini bul. O yüzden tutuklama meselesi demokrasinin başından itibaren cezası kesinleşinceye kadar gazetecilere uygulanmıyordu.  O açıdan şimdiki kadar zor şartlar altınagirilmedi. Sadece bu tutuklama meselesi değil, yani kayyum atamak ne demek! Gazeteyi kayyuma veriyorsun! Kayyum müessesesinin kuruluş amacı şu; senin bir müessesen var, ihracat-ithalat yapıyorsun, üretim yapıyorsun filan… Onu yaparken milletvekili seçiliyorsun. Aynı zamanda “Dışarıda menfaati vardır,” gibi laf üzerine kal kalmasın, diye sen kendin talip olabilirsin, bir kayyum talep edersin. Yahut da alengirli birmesleği girersin, hisse senetlerin filan vardır, Amerika’da çok olur bu, o sırada başka bir mesleğe girersin, o mesleği doğru düzgün idare etsin, diye kayyum talep edebilirsin.  Yahut da miras ihtilafları olur, dava bitene kadar kavga sebebiyle o müessese zarar etmesin, diye tüm taraflar anlaşırlar ya da mahkeme kayyum atar. Kayyumun amacı bu süreç bitene kadar müesseseyi en iyi şartlar altında, zarar etmeden, en fazla kâr teşkiledecek şekilde idare etmek. Şimdi atanan kayyumlar, amacının tam tersi bir şey… Kayyum tayin ediyorlar, kayyum öyle bir şey yapıyor ki, işletmeyi batırıyor. Mesela kayyum atanan gazetelerde ne tiraj kaldı, ne kâr kaldı. Çünkü farklı bir yayın yapmaya başladılar. Bunlar yeni icat edilen şeyler. Bunlar hiç hatırımızda yoktu. Başka müesseselere de uyguluyorlar.

    DSC_0847

    CHP ve HDP anayasa değişikliği oylamasına Genel Kurul’da katılmasaydı, AKP ve MHP böyle bir oylamayı yapamazdı, gibi görüşler var. Bu konuda ne dersiniz?

    Her biri kendi parti kademeleri içinde konuşmuşlardır.  Şimdi mesela CHP’nin katılmadığı bir iki oylamada 367’yi bulamadılar. Fakat sonra tartışmalar çıktı. Sonra “367’nin altında olursa referanduma gidilecek,” dendi.  Karar vermek kolay bir şey değil. O zaman referanduma gidiliyor olsaydı, o zaman da“Bunlar hapse atılsın mı, atılmasın mı?” diye tartışılacak,  konu istismar edilecekti. Sonuçta çok az bir farkla aldılar, değil mi? Başta hiçbir şekilde bu oylamaya katılmamak fikri vardı. Orada iktidar cenahından  “Korkuyor musunuz?” gibi şeyler de söylendi. İktidarın yaptığını gayet yanlış ve tehlikeli buluyorum. Önce bir polemikaçtılar. HDP’liler için iddialar öne sürdüler,  başsağlığına gittin falan gibi… Ya bu apartmanda oturuyoruz; birisi ölse burada öbürü tabutunu kaldırmaya gider. Taziyeye giderken onun terörizmine gitmiyorsun ki, anasına babasına gidiyorsun. Bütün Anadolu’da katil de olsa, suçlu da olsa, taziyeye gidilir.  Cenaze namazında “Nasıl bilirdiniz,”, diye sorduklarında “İyi bilirdim,” dersin. Bu kadar cenazeye gittim, “Kötü bilirdim,” diyeni duymadım. Bunlar adettendir; insani hadiseler… Bunlar demokrasiyle filan bağdaşır şeyler değil bence. Yanlış bir şey… Bir de “Korkuyor musunuz,” diyorlar. Sanki bir suçlu var da… “Ne suçum var, ne korkusu?” der insan bu durumda. İnsanın otomatik olarak reaksiyonu budur.

    Yalnız şunu unutmamak lazım. CHP başından beri hiçbir zaman, barış süreci olmasın, demedi. Olsun da şöyle olsun, dedi. Burada işin başlıca sorumlusu var, o da iktidar partisi… Baştan itibaren süreci o yürütmüş. CHP teklif etmiş, kabul etmemiş. Sonuçta her seferinde tek başıma hareket edeceğim, demiş iktidar. Niye?  HDPbana muhtaç olsun, mecbur olsun diye… Büyük ağabey ya… Büyük ağabey onları kurtaracak, onları konuşturacak, hakları verecek;lütufmuş gibi…Böyle bir politika izlendi. Öte yandan da CHP bütün bunların arasında politika yapmaya çalışıyor. Kolay bir iş değil.

    DSC_0901

     Son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Valla, şimdi İsmet Paşanın bir lafı vardı,  ben onu çok severim, “Benim için en önemli iş, önümdeki iştir…” Şimdi herkesin önündeki işin, bu referandum oylaması olması lazım. Gerisi çok büyük bir tehlike dururken ve o tehlikeye karşı birlikte karşı durmak gerekirken kendi aralarında tartışmaya girmek anlamına gelir. Onun için referanduma konsantre olmakta sayılamayacak kadar fayda var.  Bu referandumda ‘hayır’ çıkması için herkesin elinden geleni yapması lazım. Hani denir ya, köprüden önceki son çıkış, diye. Köprü dedikleri köprü değil aslında, uçurum… Uçurumdan önceki son çıkış… Oradan çıkabilirsek, çıkacağız. Yoksa hakikaten başka ülkelerin başına gelenleri de hatırlamak lazım. Öyle güle oynaya gelmiştir ki bazı ülkelere faşizm ve demokrasi dışı yönetimler… Onun için herkese ‘hayır’lı bir yakın gelecek diliyorum.

     Çok teşekkür ederim.

    Ben teşekküre ederim…

     

     

     

     

     


    Yorumlar



    İlgili Haberler