Mehmet Emin Adıyaman, HDP Iğdır Millevekili olarak TBMM’de demokrasi mücadelesinin ön saflarında yer alıyor. Adıyaman, bir hukukçu olmasının da getirdiği bir netlikle Türkiye’nin demokrasi ve barış meselelerini ele alıyor ve çözüm önerilerinde bulunuyor.
HDP 2. Olağan Kongresi için gittiğim Ankara’da kendisiyle buluştum ve ona kongreyi, barışın nasıl sağlanabileceğini ve çözüm masasına dönmenin yollarını sordum.
Sevgili Mehmet Emin Adıyaman hem bir hukukçusunuz hem de bu dönem HDP’nin Iğdır milletvekilisiniz. Şu sıralar Kürt siyasetçilerin gündemi her zamankinden yoğun. Bu yoğun gündeminizde bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
Dün (24 Ocak) HDP kongresini yaptı. Bu kongreyi bize değerlendirir misiniz?
Şöyle söyleyebilirim: Sade yani sürece de denk düşen, biliyorsunuz Kurdistan’da fiili olarak bir savaş var, Türkiye’nin mevcut koşulları ortada, o anlamda son derece sade ama mesajları net olan, kanımca hem delegasyona hem de Türkiye kamuoyuna verilen mesajlar son derece anlaşılır ve net mesajlar. Sürece denk düşen bir kongre oldu. Tatminkar diyebiliriz zira yönetimde önemli değişiklikler yaşandı, yüzde 75-80 civarında bir yenilenme yaşandı, bu da çok doğaldı, zaten olması gereken şeydi bana sorarsanız.
Parti Meclisi (PM) gençleşti diyebilir miyiz?
Şimdi çok boyutlu bakmak lazım, hem gençleşmiş oldu hem de eski arkadaşların omuzlayıp bu güne kadar getirdiği bir çaba, faaliyet vardı, yeni bir dinamizm, yeni bir görevlendirme, yeni kişilikler…
Eski arkadaşlar derken kimleri kastediyorsunuz? Geçen seçimde milletvekili adayı olanları mı, milletvekillerini mi?
Genel anlamda söylüyorum, Parti Meclisi’nin tüm seçilmişleri adına söylüyorum. Biliyorsunuz, milletvekillerinin belli bir yasama faaliyetleri var zaten, bölgede yaşanan çatışma sürecine ilişkin parlemento içi faaliyetler yine yörede savaş koşullarının dışında yerel düzeyde gerekli olan ihtiyaçlar milletvekilleri zaten bunlarla uğraşıyorlar. Dolayısıyla Parti Meclisi’ne milletvekillerinin az alınmış olması bence makuldur, doğrudur. Milletvekillerinden ziyade genel anlamda bir yenilenme yaşandı, onu kastediyorum yani, sadece milletvekilleri değil. Yüz kişilik asil liste artı yedek listenin tamamının yüzde 70-75’i yenilenmiş oldu, bu da bir görev değişimi, nöbet değişi gibi algılamak gerekiyor, bu anlamda bence faydalı bir kongre oldu ve başarılı olacağımıza inanıyorum.
Kongrede ortak vatan fikri vurgulandı, bu kamuoyuna nasıl yansır?
Yani zaten aslında HDP projesi sayın Abdullah Öcalan’ın yıllardır Türkiye halklarının özgür, eşit ve gönüllü beraberliğini esas alan, bir arada yaşamı, bir arada ortak bir yaşamı inşa etme paradigmasıydı. HDP’de zaten bu paradigma üzerine inşa olmuş ve programı, tüzüğü de bu felsefe üzerine inşa edilmiş, bu anlayış üzerine. Ortak vatanda bir arada eşit, özgür nasıl yaşayabiliriz sorusuna cevaptır aslında. Yani ortak bir yaşamı nasıl inşa edebiliriz, Türk’ü, Kürt’ü, Çerkes’i, Arap’ı, Laz’ı, inanç yönünden Alevi, Sunni, Hristiyan, Ezidi gibi inançlar bir arada yeni bir yaşamı nasıl yaşayabilir sorusunun cevabıdır. O da nedir ortak bir vatanda ama kendi aidiyetlerimizle, kendi inançlarımızla, kendi kimliklerimizle ortak bir yaşamı inşa etmenin paradigmasıdır. HDK de, HDP de bunun siyasal yansıması olarak inşa olmuştur. Bu başından beri zaten HDP’nin programı olan söylemdir. Tabii iktidarın ve devletin resmi anlayışı sürekli bir biçimde nu anlayışı görmezden gelip genel anlamda Kürt özgürlük hareketini yine aynı şekilde HDK ve HDP projesini bir ortak yaşam projesinden ziyade bir Kurdistan’a mahkum etme gibi bir çabası var sürekli, bu yönde bir propagandası var. Belki bu nedenle özellikle yandaş medyadır, hükümettir, hükümetin elindeki basın-yayın araçlarıdır, propaganda araçlarıdır, bütün bunlar sürekli bir biçimde HDP’yi bir bölge partisi, bir Kürt partisi yapmak gibi bir çabası var. Belki bu daha bir altı çizilerek vurgulandı. Kurdistan’da şu üç aydır savaş sürecinde devletin biliyorsunuz Batı kamuoyuna, Türk kamuoyuna, işte Türkiye bölünüyor, elden gidiyor, işte bu yeni bir Kurtuluş savaşıdır gibi gayri ahlaki, gayri insani ve tamamen iftira, yalan üzerine kurulu bir propaganda ile kamuoyunda bir bölünme algısı, bölünme fobisi yaratmaya çalışıyor. HDP’nin nu anlamda bu kongrede altını çizerek ortak vatanda özertk haşam alanları, özerk yönetim bçimleri ya da yerel yönetim biçimnleri yani isim çok önemli değil, ortak vatanda bütün aidiyetlerin, bütün farklılıkların çoğulcu demokrasi içerisinde bir arada yaşayabileceği ve idari sistem anlamında da tekçiliğe karşı işte devlet başkanlığı sistemi ki ona Türk tipi başkanlığı diyoruz, sultanlıktır, ona karşı buhalkların alternatifsiz olmadığı ve içini çok net bir biçimde doldurarak ifade etti, tabii bunun genel çerçevesi de idari sistem özerk yapılanmaının çerçevbesi de ortak vatanda bütün aidiyetler kendi öz yönetimlerini …
Yerelde demokrasi ve yerelden yönetim de vurgulandı değil mi?
Şimdi demokratik özerklik, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi kavramların tümü aslında ademi merkeziyetçiliği ifade eder, işin esası budur, farklı farklı isimlendirebiliriz. Demokratik özerklik diyebiliriz, yerinden yönetim deriz buna, bir başkası özyönetim der buna, bir başkası yerel yönetimlerin güçlendirilmesi der ama işin esası şu; Türkiye’de her şeyin merkezden, Ankara’dan tek kişinin iki dudakları arasından çıkan yasalara göre yönetilen, her şeyin merkezden kararlaştırıldığı bir tekçi yönetim tarzı mı yoksa bunun alternatifi olan hatta bunun zıttı olan iktidarın, gücün, yetkinin yerelle paylaşıldığı, yerelin kendi yerel meclisleri, yerel parlementoları veya yerel yönetim birimlerini kendi geleceğini belirleyen, kendi geleceğine ilişkin karar verme süreçlerinin yaşandığı ademi merkeziyetçilik mi? Esas mesele bu. Yani kelimeler üzerine çok takılmamak lazım, esas yerelden yani. Bu genel coğrafyanın konumuna, kültürel durumuna göre yerel dilin konuşulduğu ademi merkeziyetçi bir yönetim tarzıdır ki bu tabii yerelleştikçe doğrudan demokrasi, bunun teknik anlamdaki ifadesi de doğrudan demokrasi veya radikal demokrasidir. Radikal demokrasi ya da doğrudan demokrasinin esası merkezi, tekçi bir idari yapı içinde olmaz. Yani yerelin, halkın doğrudan karar sürecine katıldığı aşamalarda doğrudan demokrasi uygulanır. Bunlar çok farklı zıt kavramlar değil, birbirini tamamlayan yerinden yönetim, doğrudan demokrasi, radikal demokrasi, demokratik özerklik bunlar birbirini tamamlayan kavramlar.

Bütün kongrelerde öne çıkan bir slogan vardır, mesela ”Onurlu barış”, ”Birlikte yaşam” sloganı gibi. Genellikle ilçeler bunun doğrultusunda hareket ederler, şimdi bundan sonra da yerellerde ”birarada yaşam ve ortak vatan” şiarıyla mı çalışılacak?
Zor bir süreçten geçtiğimiz bir gerçeklik, bir realite, acımasız şekilde süren bir savaş, hiç şüphesiz bölgede yani Kurdistan’da elbette duygusal kırılmalara neden oluyor. Ortak yaşama ilişkin diyelim ki beklentilerinde bir zayıflama olabilir ama paradigma strateji oluştururken, bir hedef, amaç oluştururken bunu göreceli ve taktiksel bir süreç olarak değerlendiremeyiz. Bunun örneğini geçmişte gördüm. Son 2 buçuk, 3 yıllık çözüm ve barış sürecinde, savaşın durduğu aşamada, cenazelerin her iki taraf içinde gitmediği süreçte hem Türk komuoyunda hem Kurdistan’daki kamuoyunda ortak yaşamın yüzde 80’lere varan demokratik çözüm talebinin yüzde 80 oranında ulaşabildiğini görüyoruz. Dolayısıyla Türk ve Kürt halklarının birarada yaşayabileceğinin güçlü duygusu oluştu. Konjönktürel olarak yaşanan süreçle beraber bu duygu zaman zaman zayıflama gösterir ama stratejik anlamda dediğim gibi bu kopuş sözkonusu değildir. Nasıl savaş sürecinde egemen sistem ve hükümet özellikle Türk kamuoyunu kendi lehine konsolide etme anlamında milliyetçiliği hatta ırkçılığı, hamaset siyasetini Türkiye’nin Batı’sına pompalıyorsa, bundan Türk kamuoyu da bir ölçüde etkileniyorsa, Kurdistan’da dayatılan savaş, katliamlar, cenazelerin sokaklarda kalması, siyasi soykırım operasyonları gibi Kürtlerin karşı karşıya kaldığı o acımasız savaşın duygusal bir etkisi olacaktır ama burada esas olan stratejik amaç hedeftir. Ortak vatanda bir arada yaşama ve ortak vatanda da bütün aidiyetlerin kendi öz yönetimlerini, yerel yönetimlerini dayatan demokratik özerk yapılarını o bütünlük içerisinde muhafaza etmesi stratejik bir hedeftir, amaçtır.
Bundan sonra HDP’yi yeni görevler bekliyor, işiniz biraz zor. HDP bundan sonra barış ve demokrasi için ne yapacak?
Kuruluş amacı, varolma sebebinin başında barış geliyor. Yani Türkiye’deki halkları, Türkiye’deki farklılıkları, değişik renkleri, değişik aidiyetleri, özcesi 78 milyon nüfusun çok renkliliği, o çoğulcu yapısını, eşit, özgür ve gönüllü temelde, barış içerisinde, birarada yaşamasının projesidir. Sonuna kadar biz barışı ve halkların birarada özgürce yaşamını sonuna kadar savunacağız. Bunun mücadelesini biz yıllardır veriyoruz ve vermeye devam edeceğiz. İşimizin çok kolay olmadığının da farkındayız, bilincindeyiz. Zaten özgürlük mücadeleleri halkların özgürleşme, hele hele bizim sadece Türkiye için değil bütün Ortadoğu coğrafyası için geçerli olabilecek paradigmamız karşısında işte tekçi, Türk-İslam sentezci, idari anlamda devlet başkanlığı ile saltanat, padişahlık sistemine geçiş sürecini dayatan bir hükümet, bir devleti ele geçirme anlayışı da büyük oranda olmuştu zaten. Buna karşı elbette işimiz kolay değil. Biz barışı savundukça karşı iktidar savaşı dayatıyor, biz analar ağlamasın dedikçe o anaları da katletmeye başladı. Bizim misyonumuzda, geleneğimizde bu zulme karşı direnişi, halkı örgütlemeyi ve barışı Türkiye’nin Batısı’na kadar bütün Türkiye halklarına anlatmak ve örgütlemektir. Bu da bizim görevimiz, bizim işimiz, elbette zor olacak.
HDP yeni anayasa komisyonuna katılma kararı aldı. Bu siyasette iletişim kanallarının açılmasına yol açar mı?
Tabii, sadece Anayasa Komisyonu’na bizden talep edilmiş olması AKP’nin politikalarında bir değişiklik anlamına gelmiyor. Öteden beri Türkiye’de bizim de kabul ettiğimiz 12 Eylül faşist darbesinin ortaya koyduğu anayasanın Türkiye gerçekliğine uygun olmadığı, Türkiye’nin tüm halklarının demokratik bir anayasaya ihtiyacı olduğu noktasında bir sıkıntımız yok, bizim de talebimiz bu. Hatta anayasanın değiştirilmesi konusunda bütün siyasi partileri ortaklaştığı bir husus bu anayasa ile Türkiye yönetilemiyor. Bunda anlaşıyoruz, asıl mesele nasıl bir anayasa? Ayrışma noktası bu. Mesela AKP kendi paradigması ekseninde tgekçi bir devlet başkanlığına, tek kişimim tahakkümüne, tek kişinin yönetimine götürecek bir dikta anayasası, tek kişinin anaysassını önümüze getirip koyuyor. Mesela işte diyelim MHP mevcut anayasanın işte ilk dört maddesi, yani Türklük üzerine, Türkçülük üzerine, bir ulus egemenliğine dayalı bir anaysa talebi var. Ha, bizim talebimiz çok net ve açıktır; biz mevcut olan cumhuriyeti demokratikleştirecek bir demokratik cumhuriyet anayasasını savunuyoruz. Cumhuriyet var, seçimler yapılıyor vs. ama bu ülkenin demokratik olduğu anlamına gelmiyor. İşte tam bu noktada gerçek demokrasinin, radikal bir demokrasinin hatta doğrudan demokrasinin gebrçekleşmesi durumunda Türkiye’de demokratik bir cumhuriyetten söz edwebiliriz. Bunun yolu da az önce izah etitğimiz gibi bütün aidiyetlerin, bütün kimliklerin, bütün inançların yani bütün farklılılkların o özgür konumlarını, o özgür durumlarını güvence altına laan ve herkesin kendisini ifade edebildiği, kendisini içinde görebildiği bir demokratik anayasa bizim talebimizdir. Bu taleplerimizi Anayasa Komisyonu’nda ortaya koyacağız. Çalışmanın bir diğer boyutu daha vardı, o da şu; o anayasa komisyonunda neler tartışılıyor? Kim ne talep ediyor? Biz ne talep ediyoruz? Bunun Türkiye halkı tarafından açık ve net biçimde bilinmesi partimizin oraya üye vermesi doğaldır, zira partimizin komisyonda yer alamaması durumunda orada yer alan, özellikle AKP’nin az önce bahsettiğim tekçi anlayışa dayalı, tekçi iktidarına, tekçi yönetimine dayalı iktidarını Türkiye halklarına teşhir etme, anlatma şansımız olmazdı.

Son olarak çözüm masasına dönmek için ne yapılmalı?
Bir kere öncelikle devletin şu anda Türkiye ve Kurdistan halklarına dayatmış olduğu savaş konseptinden bir an önce vazgeçmesi gerekir. Bu konsept durmadıkça müzakere koşulları oluşmaz. Tek çözüm yolumuz var, o da müzakerede demokrasidir, masaya oturup konuşmaktır ve ortak çözüm yolu aramaktır. Bunun yolu da açıktır, nettir. Bu denenmiş bir süreçtir aslında, neydi o? Kürt halkının önderi sayın Abdullah Öcalan bu işin en önemli muhattaplarının başında gelmektedir, dolayısıyla 2 buçuk yıllık bu çözüm sürecinde de görüldüğü gibi onunla yapılan müzakereyle silahlart susabiliyor, onun önermeleriyle veya onun açıklamalarıyla PKK bir bakıma o şeye uyum sağlamaktadır, yaşanan sürece uyum sağlamaktadır. Sayın Abdullah Öcalan’ın tek muhattap olduğu kabulü vardır, Kürt halkının yüzde 80-90’ı sayın Abdullah Öcalan’ı iradesi olarak görmektedir. Bu hakikat ortadayken AKP’nin belkide Ortadoğu’daki gelişmelerden etkilenerek konjönktürel olarak yaşattığı süreçle çözüme ulaşılamayacağı açıktır. Bu gerçekleşirse analar da ağlamayacaktır, çocuklar da ağlamayacaktır ve Kürt sorununun çözülmemesi için de hiçbir neden yoktur. Dünya pratiklerinde bunun örnekleri var, biz de bu konuda HDP olarak üzerimize düşen her türlü katkıyı sunabileceğimiz biliniyor. Dolayısıyla AKP hükümeti aklı selime döner, geçmişten ders çıkarır ve yine çözüm müzakere sürecindeki yaşanan o çatışmasızlık sürecinin anlamına değer bir şey olur.
Mehmet Emin Adıyaman kimdir?
1961 Iğdır doğumlu, ilk ve orta öğrenimini Iğdır’da tamamladıktan sonra üniversite sınavlarında Van Eğitim Fakültesini kazandı. 1977 yılında yurtsever gençlik içinde yer aldı. 12 Eylül 1980 darbesinde tutuklanarak Erzurum sıkıyönetim mahkemelerinde idamla yargılandı ve 3 yıl tutuklu kaldı. Cezaevinden tahliye olduktan sonra 1986 yılına kadar pek çok defa gözaltı ve tutukluluk yaşadı. 1987 yılında Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Üniversite yıllarında yurtsever öğrenci faaliyetleri içinde aktif yer aldı. Hukuk fakültesinden 1991 yılında mezun olduktan sonra Iğdır’da serbest avukat olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde HEP üyeliği ve DEP Iğdır kurucu il başkanlığı yaptı. 1994 yerel seçimlerinde DEP (Demokrasi Partisi) Iğdır Belediye Başkan adayı oldu. 2 Mart TBMM darbesinde milletvekillerin tutuklanması üzerine seçimler boykot edildi ve yerel seçimlere katılmadı. İki kardeşinin gerilla saflarına katılmasından sonra birinin hayatını kaybetmesi, diğerinin müebbet hapis cezası alması ve ayrıca siyasi tutsakların avukatlığını üstlenmesi ve siyasi faaliyetlerinden dolayı Erzincan DGM’de hakkında örgüt üyeliğinden dava açıldı. Yakalama kararı üzerine bir yılı aşkın firari gezdi. Akabinde 1995 yılında İstanbul’da yeniden serbest avukatlığa başladı. 2002 yılında DEHAP’tan Iğdır’da milletvekili aday-adayı oldu. 23 yıldır siyasi davalarda ve halen pek çok siyasi tutuklunun ve KCK İstanbul ana davasında siyasi tutsakların avukatlığını yapmaya devam etmektedir. Halen DTK (Demokratik Toplum Kongresi) delegesi ve Merkezi Hukuk ve Statü komisyonu üyesidir.







