Turgay Olcayto, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin başkanı, duayen bir gazeteci. Gazetecilikteki ustalığının yanında, gazetecilerin örgütlenme çalışmalarında ve iktidar baskısına direnişlerinde hep ön saflarda yer almış.
Şimdi de aynısını yapıyor. Hem Cemiyet’i diğer gazetecilik meslek örgütleriyle ve dayanışma hareketleriyle koordineli hale getirerek hem de bizzat kendisi sokakta, adliye önlerinde protestolarda yer alarak. Kendisiyle geçen hafta Çağlayan Adliyesi’nde Özgür Gündem ‘de nöbetçi genel yayın yönetmenliği yaptıkları için savcılığa çarılan gazetecilerle dayanışma eylemi yaparken karşılaştım ve söyleşi teklif ettim. Daha sonra da TGC’nin Cağaloğlu’ndaki binasında buluşup söyleştik:

Kendimi çok şanslı hissediyorum. Sizin gibi duayen bir gazeteci, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Başkanı ile röportaj yapmak beni çok onurlandırdı. Sizinle aynı dönemde gazetecilik yapmak beni gururlandırıyor. Çok sağolun röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için.
Rica ederim.
Hemen sorularıma geçeyim. Türkiye’de gazetecilerin üzerindeki baskıyı bir de sizden dinleyelim.
Türkiye’de gazetecilere yapılan baskı tabii çok çeşitli. Bunun maddi boyutu var, manevi boyutu var. Manevi boyutu tabii bir takım gazetecileri kendinden sayıp; gazetecinin asli işini yapan yani eleştiren, nesnel haber yapan, hak odaklı haber yapan gazetecileri kendinden saymayan bir iktidara sahibiz. Onun için Türkiye’de gazeteciler bölünmüş durumda. Bunun altından nasıl kalkılır? Söylemesi zor yani çözümü zor ama biz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak birleştirici olmaya çalışıyoruz. Sendikayla, sendikayla derken bugün bu anlamda çalışan ve gazetecilerin devamlı yanında olan iki sendika var. Biri Türkiye Gazeteciler Sendikası, biri de DİSK’e bağlı Basın-İş Sendikası. Bunun dışında Çağdaş Gazeteciler Derneği var. Yine IPI Türkiye temsilciliği var. Biz bu beş örgütle özellikle bir arada çalışıyoruz. Dik durmak zorundayız. Bunu atlatmanın bence en kestirme yolu yaymak istedikleri o korku iklimine aldanmamak, korkmamak. Elimizden geldiğince uğraş veriyoruz. Gerçekten arkadaşlarım da bunda çok duyarlı. Sonuçta siyaset elbette çeker gider. Ama gazetecilik hep kalacaktır. Biz istiyoruz ki; Türkiye’de uzun yıllardan beri, aslına bakarsanız tek parti döneminden bu yana, tek parti döneminin içinde de nesnel gazetecilik hiç yapılamadı. Hep devlet ağzıyla, devlet diliyle gazetecilik yapıldı. Artık bundan sonra çağdaş ilkeler, evrensel gazetecilik ilkeleri doğrultusunda gazetecilik yapılsın Türkiye’de. Bunu sağlamak için de elimizden geldiğince uğraşıyoruz.
AKP iktidarında gazeteciler baskı ve sansüre nasıl direnebiliyorlar?
Nasıl direnebiliyorlar derken şöyle; üç-beş gazete var ki bunlar işte mümkün olduğu kadar gerçekleri yansıtmaya çalışan, halkın haber alma kanallarını açık tutmaya çalışan yazılı ve görsel kanallar. Onları korkutmaya çalışıyor. Uzun süre birlikte çalıştığı, ortak olduğu bir grubu şimdi “cemaat grubu” diye bildiğimiz; onları paralelci diye tasfiye etmeye uğraşıyor. Onlara hem ekonomik baskı uyguluyor şirketlerini kapatarak, hem de onlara haberlerini engellemek için her türlü tasarrufta bulunuyor. Böyle bir iktidarımız var. Direndikçe bunu aşacağız diye düşünüyorum. O kadar da kolay değil tabii. Güç ellerinde sonuçta. Hem ekonomik yaptırım uyguluyorlar. Basın İlan Kurumu’ndan ilanlarını kesiyorlar. Çok ağır para cezalarına çarptırıyorlar RTÜK’ten. Dolayısıyla çok yönlü bir baskı var.
Basın kartlarını falan da iptal ediyorlar herhalde değil mi?
Basın kartları da henüz tam bir ortalığa çıkmadı, mesela geçen gün yeni geln Basın Yayın Genel Müdürü ile, yeni genel müdür, konuştum ve bu iptalleri söyledim. “Lütfen bana bir liste verin, ben o listeye göre arkadaşlarla konuşayım. Ben bu kadar yüksek bir sayıda basın kartının reddedildiğini düşünmüyorum.” dedi. Biz de şimdi arkadaşlara tembih ettik. Liste tutuyorlar. Gelip şikayet eden, “benimkini vermedi” diyen arkadaşların, onların listesini tutuyoruz. Şikayet etsinler ki, biz bildirelim.

TGC üzerinde de baskısı söz konusu mu iktidarın?
Dolaylı baskılaraı var, yani bizim çok övündüğümüz bir basın müzemiz var. Dünyada sayılı iletişim müzelerinden biridir. Çok obje var. Belki gezdiniz gördünüz bunları. Onu elimizden almak, bizi oradan çıkartmak istiyorlar. Çok basit bir son kat ve çatı aktarması yapılacak. “Tarihi binadır. Tamamen boşaltılmadan yapılamaz.” diyorlar. Tamamen boşalttığınız zaman bir daha zaten size vermezler. Dava açtılar tahliye için bize. Yürütmeyi durdurduk ama işte halen devam ediyor konu. Şimdi işte “Beraber yapalım” diyorlar “iki katını bize verin” diyorlar. Yani böyle baskılar var. Onun dışında sağlık dispanserimiz vardı. Bu bölgede hiç sağlık dispanseri kalmadı artık. SSK’nın bir hastanesi vardı. O zaten kapandı. Bizimkini de aldılar depremde yıkılacak diye. Onu da İmam Hatip Derneği’nden birine verdiler yaptırıp. İmam Hatip Dernekleri’nden birini yerleştirdiler. Bu tür baskılar var. Basın İlan Kurumu’ndan yılda bir kez aldığımız bir para var. Türkiye’de İstanbul gazeteciler cemiyetine, yani Türkiye Gazeteciler Cemiyeti en büyüğü olduğu için, Ankara ve İzmir’e verilen bir para. Onu kuşa çevirdiler. Yani bu tür şeylerle uğraşıyorlar işte.
Siz demin dayanışmadan söz ettiniz. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bu dayanışmalarda nasıl bir rol üstlenebilir?
Yani TGC değil yalnız, bu hepimizin el birliğiyle yapacağı bir şey. Şimdi burada hani bir zamanlar Erdoğan başbakanken diyordu ki “Taraf olmayan bertaraf olur.” Şimdi biz onu tersinden söylüyoruz. Bugün iktidarın bertaraf ettiği insanlar bir arada olmazsa, biz kendi içimizde birlik olmazsak bu iş yürümez. Onun için biz birlikteliğimizi korumaya çalışıyoruz, sağlam durmaya çalışıyoruz. Sendikayı güçlendirmeye, arkadaşları sendikalı olmaya teşvik etmeye çalışıyoruz. Cemiyet’e üye olmaya zaten büyük bir talep var şu ara. Yani biz güçlenirsek onların karşısında daha iyi argümanlar üretebiliriz. Bir de tabii şunu da düşünmek lazım, uluslararası alanda da sendikalarla çağdaş ve ortak çalışmalar yapıyoruz. Sorunlarımızı uluslararası alana taşıyoruz. Böyle bir çaba içindeyiz.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yeni dönemde hedefleri nelerdir?
Valla öncelikle halkın haber alma kanallarını açık tutabilmek. Bu yolda her şeyi yapmak istiyoruz. Onun dışında elbette bir takım projelerimiz var ama bu projelerden önce öncelik cezaevindeki arkadaşlarımız. Onların serbest kalması, Güneydoğu’da çok zor durumda gazetecilik yapmaya çalışan arkadaşlarımızın durumu, bütün bunlara ortak bir çözüm getirmek. Yani tek tek artık cemiyetin hedefidir demiyorum. Genellikle hep birlikte, yani bizim kendi oluşturduğumuz bir güç birliği içinde bunlara çözüm bulmaya çalışacağız. İlk hedefimiz sadece Türkiye’de özgür haber yapılabilmesi, iktidara haberin suç olmadığını anlatabilmek ve tabii en önemlisi de yalnız iktidara değil muhalefete bunu bir türlü nasıl anlatabilsek. Çünkü muhalefet bir şey olduğu zaman tamam geliyor bizim yanımızda eyvallah da, muhalefet muhalefetliğini hiç yapmıyor. Ben daha cesur bir Cumhuriyet Halk Partisi beklerdim. En azından şunu söyleyeyim ben deneyimime dayanarak, eskileri az çok hatırladığım: 1954’ten sonra 1957’de iktidarın karşısına dikilen bir Halk Partisi vardır ki; 54 milletvekiliyle tozunu atmıştır Menderes’in. Menderes’i çok zor durumlara düşürmüştür. Demek ki; bir takım şeyler yapılabilir. Şimdi çok rahat geçiyor yasalar. Özel mahkemeler kalktı ama Sulh Ceza Hakimlikleri çıktı. Aynı şekilde tayin edilmiş hakimlerin oluşturduğu bir grup. Bunlar çıkarken beklerdim ki, hep söylüyorum bunu, o yüzden size söylememde de bir beis yok. Halk Partisi Meclis’i terk etsin, 2 gün Meclis’e girmesin, dışarda yürüsün, halka bunu anlatabilsin. Halkın haberi yok, gerçekten yok ve çok şaşırıyorlar. Mesela adını vermeyeyim polemik olmasın ama eski, ünlü bir gazetecilerimizden bir, kitabını yasaklanmış. “Nasıl olur da bir Gaziantep’te bir hakim kalkar da benim kitabımı yasaklar?” diyor. Vali de yasaklar, kaymakam da yasaklar. Bu yasa çıkarken neredeydiniz o zaman? Ondan sonra da “Nasıl yasaklar?” diyorsunuz. Durum bu.
Savaş ve çatışma döneminde gazeteciler barış için nasıl bir yol izlemeli?
Valla bıkmadan usanmadan Türkiye’de “barış” sözcüğünün yasaklı sözcükler arasından çıkmasını sağlamaya çalışmak lazım. “Barış” sözcüğünü de maalesef yasak haline getirdiler. Bunu kabullenmek onun yerine başka sözcükler uydurmak yerine, ısrarla barış odaklı gazetecilik yapmanın yolunu bulmak lazım. Bu yolu da usta bir gazeteci her zaman bulabilir, usta bir yazar her zaman bulabilir, ben öyle düşünüyorum.
Sizce bu çatışma sürecinden çıkmanın yolu nasıldır, nedir?
Çatışma süreci tabii dünden bugüne çıkmış bir olay değil. Yani çok eski bir olay. Onca yıldır askeri çözümlerle bir sonuç alınamadı. Bundan sonra da alınacağını pek düşünmüyorum. Böyle akil gruplar falan gibi, daha aklı başında, iki tarafın da kabullenebileceği bir takım insanlar devreye girebilir. Bunlar akademisyenler olabilir, gazeteciler olur, sanatçılar olur, belki bir noktaya varılabilir. Ama iki tarafta da sanki öyle bir niyet yok gibi şu ara. Biraz zor bir durum.

Son olarak da bir de Turgay Olcayto’nun medyadaki mücadelesini dinlesek.
Yani şöyle söyleyeyim. Ben hukuk mezunuyum. Ama gazeteciliği hiç bırakmadım. Çok severek girdiğim bir meslek. Mesleğe girdiğimde de şanslıydım. 212 sayılı yasa yeni çıkmıştı. Çok usta gazetecilerle birlikte oldum. Cengiz Tuncer vardı, Bülent Şeren. Orhan Erinç o zaman istihbarat şefimdi. Dolayısıyla iyi bir abi kardeş ilişkisi vardı. Aydın Emeç vardı tabii. O özellikle patronum değil, arkadaşımdı yani gazetede. Patron Çetin Emeç’ti. Onunla pek görüşmezdik am yani onlardan çok şey öğrendim. Sonra Yeni İstanbul’da bir dönem çalıştım. Sonra TRT’ye geçtim. TRT Haber Merkezi’nde çalıştım. Tabii, TRT Haber Merkezi’nde çalışmak gazetecilikten daha kolay bir iş. Zorlu tarafları var ama, zorlu tarafları kendinize zarar olan tarafları. Klişe bir haberciliği var. O klişe haberciliğin içine giriyorsunuz. Kaleminizi rahat kullanamıyorsunuz. Ama bunun karşılığında da her zaman kafa tutabiliyorsunuz. İstersen kafa tutuyorsun seni stüdyoya veriyorlar. Gidiyorsun bir yere üç ay tekrar dönüyorsun. Ya da görevden alıyorlar, kenarda oturuyorsun ama maaşın devam ediyor. Ama hiçbir zaman kapının önüne koymuyorlar seni. Öyle bir avantajımız vardır. Orada da uzun mücadeleler oldu. Mesela TRT-Der vardı o zaman. TRT-Der, TRT’deki bir takım yanlış atamalara, TRT’deki işte bir takım sansüre, mesela o zamanlardaki , o zaman çok basit şarkılar türküler bile anlamlar yüklenerek üzerine yasaklanabiliyordu. Bu yasaklamalar sadece şimdi değil, her dönemde, her darbe döneminde olan şeyler. Bir kadın arkadaşımızı “Uçun kuşlar uçun İzmir’e doğru” diye bir şey söyledi diye, türkü çaldı programında diye gözaltına aldılar. Yine “Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu?” şarkısı çalındı diye sansürleyip, denetlemeden çıkarırlardı şarkıyı kızılcıklar komünistleri çağrıştırıyor diye. Böyle matrak şeyler vardı. Ama hep mücadeleli bir hayattı. Üniversitede de mücadelemiz sürdü. Yani bugüne kadar rahat yüzü görmedik dersek doğru olur diye düşünüyorum. Ama pişman da değilim. Gayet iyi çalıştım.
Son olarak benim sormayı unuttuğum ya da sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Valla benim eklemek istediğim; eğer bu iktidar gerçekten ayakta kalmak istiyorsa gazetecilerleuğraşmaktan vazgeçmeli. Basın onlara her zaman lazım. Kendi yanlarındaki yandaş medya ile bu işi yürütemeyecekleri açık. Çok komik haberler yapıyorlar. Avrupa’da dalga geçilecek haberler yapıyorlar. Böyle şeylerle insanları yüceltemezsiniz. Nesnel habercilik yapsalar çok daha iyi olur. Hiç değilse iktidar gerçekten Türkiye için bir şey yapıyorsa o da ortaya konur. Ama böyle bunu ortaya koymak için bin dereden su getirirlerse, bin türlü yalana başvururlarsa ortaya hiçbir şey çıkmaz. Onun için bir kere gazeteciliğe tam tersine Batı’da olduğu gibi, işte Batı’da eleştirilir, sıkı tutulur ama Batı bir kere gazeteciliğe sahip çıkar. Hatta eski Alman Cumhurbaşkanı Wulff’a bir soru yöneltmiştik. Dedik ki “Siz bir uçak bileti yüzünden ayrıldınız ama gazeteciler sizde de baskı görüyor mu Almanya’da?” falan diye. “Ne baskısı?” dedi adam “Bizim gazetecilerden ödümüz patlar. Biz gazetecileri korkutmayız, gazeteciler bizi korkutur. Nitekim ben bir bilet yüzünden istifa ettim” dedi Cumhurbaşkanı . “Aklandım, mahkemeye gittim, aklandım. Ondan sonra da istifa ettim.” dedi. Orada işler böyle yürüyor bir, ikincisi basının rahat çalışması için de her türlü olanağı da sağlıyorlar. Gidin Londra’ya, gidin Avusturya’ya, gidin Almanya’ya. Basın odaları vardır. Bunların hiç biri kendi paralarından verip yapmazlar. Devlet hazırlar, onları oturtur yerine. Elbette onun da bir takım koşulları vardır. Sendikalı olacaksınız, şöyle olacaksınız, böyle olacaksınız falan. Ama onu size sağlarlar. Türkiye’de tam tersi. Biz dava açtık, adliyeden, polis odasından gazetecileri kovaladılar. Yahu sen polis muhabiri diye gelen adamı casus mu zannediyorsun yani? Ne yapacak? Yok laf taşıyorlarmış da bilmem neymiş. Böyle bir gariplik olur mu ya? Bir de dava açıyoruz. Hâlâ dava duruyor, ha. İki sene oldu.Hâlâ duruyor. Dava açıyoruz, bir tek polis muhabiri arkadaş gelmiyor. Tanık gösterilecek. Kendileri istediler ya. “Bize de açın” dediler. Adalet Sarayı’nda açtık. “Bize de açın” dediler, “tamam” dedik. Yoklar. Kendilerini polis zannediyorlar. Bir tane çocuk var öyle, Sözcü’de çalışıyor, “Turgay Abi, Emniyet Müdürü’ne telefon açalım, çok mutlu olur Abi” dedi. “Niye görüşeyim onunla” dedim. “Ama” diyor, “dışarıda bize yer yaptı.” Dışarıda köpek kulübesi gibi yer yapmış, diyorum ki, “kimler geliyor oraya?” “İşte Abi, biz geliyoruz.” “Peki” dedim, “Evrensel, Birgün’den falan muhabirler geliyor mu?” “Onlar gelmiyorlar Abi” dedi. “Nasıl, nasıl bir iş?” dedim “bu”. Kim geliyor oraya?
Çok teşekkür ederim.
Rica ederim.







