• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Hep eksik… hep çoğalan acı…

    İnsan okuduğu romanlarda biraz da kendini arar. Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u iyicil duyguların neden olduğu pişmanlıklarınızı anımsatır size. Kendinizi hayatın dışına itilmiş, gereksiz bir et yığını gibi hissettiğinizde Oblomov’sunuzdur biraz… Çağa, çağın insanına,  boğazını sıkan umutsuzluğa isyan saati çaldığında İnce Memed’i, Tatar Ramazan’ı düşünmek rahatlatıcıdır.  Aşka inancınızı yitirdiğinizde Serenad’ın Wagner’ini anımsamak ağır, ne bileyim Eylül’ün Necip’i yüreklendirici gelir.  Kendinizi intikamın kara sularında yitirdiğinizde Dumas’ın Edmond Dantés’i, ömürlük kırıklarınızda Çalıkuşu Feride’dir yol arkadaşınız…

    Bir de yaşamınızın en büyük travmasında özdeşlik kurduğunuz kitaplar vardır ki, onların yeri sizde çok daha özeldir. Sanırım Adnan Binyazar’ın Ölümün Gölgesi Yok isimli romanı böyle acıtıcı bir yer edindi dünyamda…

    Kitaba beni bu denli bağlayan şey, ne yüksek edebi anlatımı, ne kurgusundaki zenginlik, ne de çok arayıp da bulamadığımız o estetik yenilik… Değil bunlar… Elbette anlatısı güçlü bir romantizmle yazılmış kitap çok başarılı…  Ancak beni asıl çeken şey, romanın başarılı yapısından öte yazarla benzer hikâyelere sahip olmamız.  Binyazar, Ölümün Gölgesi Yok’ta kanserden ölen karısı Filiz’in hastalık günlerini, geri dönüşlerle anlatıyor. Yaşanmışlığı derin, yazılması zor bir kitap.

    4 yıl önce kanserden, vakitsiz kaybettiğimiz Şengül Ablamın son günlerini birlikte yaşamıştık hastanede. Kitabın her satırında o günleri, tüylerim irkilerek tekrar tekrar yaşadım. Yanı başınızda canınızdan öte canın gün be gün ölüme gitmesi, sizin alt etmek için ömrünüzün yarısını gözünüzü kırpmadan feda edeceğiniz o büyük çaresizlik, kaçınılmaz olduğunu bile bile ölümden hiç kimsenin bahsetmemesindeki avutucu iyimserlik ve hastane odasında gördüğünüz o güzel ölü, ablanızın ölüsü…

    Sarstı, ezdi, geçti beni Ölümün Gölgesi Yok. İçimde yedi boğum bir acı, bana o günlerden kalma panik atak krizlerinin kesintiye uğrattığı bir teslim olmuşlukla okudum kitabı.

    Bu kadar özel ve derin şeyler bir köşe yazısında yazılır mı, bilmiyorum. En azından yazılabileceği konusunda Adnan Binyazar cesaretlendiriyor beni…

    Beni en sarsan şeylerden biriydi, bıktırıcı yaz sıcağında ağrılarının dinlenmeye çekildiği bir anda baş başa sohbet ederken “Bana bir şiir yazmadın Önder” deyişi… Yazmıştım oysa… Nasıl verebilirsin, ölüm kuyusunun an be an içine çektiği can parene o şiiri?! Veremezdim.

    Sonra yan koğuştan kendisi gibi kanser hastası 28 yaşında genç bir anneyle vedalaştığı an… Başka bir hastaneye sevk edilen genç kadın (keşke ismini yazsaydım bir yere. Akıl işte…) odamıza gelmiş ve ablama “Allah sonumuzu hayır etsin öğretmenim,” diyerek sarılmış, birlikte sessiz ağlamışlardı. O an ne ben ne babam, ne büyük ablam! Hiçbirimiz o genç kadın kadar yakın olamazdık ablama. İki hafta arayla veda ettiler dünyaya.

    Ve pişman olduğum şeyler… Hep son ana kadar yaşatmak için bir umut ararken son günlerini gönlünce geçirmesini sağlamaya cesaret edemedik.  Diyorum bazen, keşke hastaneden çıkartsaydık, gitmek istediği yerlere götürseydik iki ay, çocuğu hep yanında olsaydı… Yapamadık, yapamazdık.

    Sonra ölmeden son üç gününü yoğun bakımda tek başına geçirmesi… Ömür boyu kendimle taşıyacağım pişmanlığımdır benim.  Sanki onu yaşamla ölüm arasındaki koridorda ölüme  terk etmiş gibi… Yanına girdiğimiz beş dakikalık ziyaretler bitip onu orada yalnız bırakırken arkamızdan öne uzattığı ellerini, güçlükle  “Gitme…” derken gözlerindeki o kırgınlığı anımsadıkça azaptan kahrolurum hala.

    Ölümün Gölgesi Yok romanını okurken aynı zamanda ablamın romanını okumuş gibi hissettim kendimi… Ağır geldi ama yarım bıraksaydım eksilirdim.  Adnan Binyazar sevgili karısının romanını yazmış, ben de ablama o gün veremediğim,  bugün mezar taşında yazılı olan o şiiri bir kez daha fırlatayım ölümün ve yaşamın ortasına… Daha önce Sincan İstasyonu dergisinde de yayımlanmıştı.  Böyle yarım kalsın bu yazı. Ne kadar yazsanız yazın zaten her zaman eksik, tamamlanmayacak bir acıdır ölüm…

     

    KAÇAK

                                                            Ablama, öğretmen Şengül’e

     sen şimdi geçmişi geleceği bir dizeye bırakıp

     nereye gidiyorsun

     gecenin işvebaz yıldızlarından düş kaparken

    kandiller yakıyorsun ertelenmiş mabetlerine

    kendini iç sesinin girdabında sınıyorsun anladık da

    bizi bu hayatın yalnızlığına azdırıp

    söyle nereye gidiyorsun

     

    meczup tutanağı gözlerimize kül olur sıcaklığın

    suskuya eklerken yağmurun lal damlalarını

    bizi hangi çığlıklara nefes eğliyorsun

     

    hani sorular vardır yanıtı kendine ağır

    bir şeyler söyler elbet gecenin haritasını örseleyen kuşlar

    yağmadan arta kalan kentlerin şaşkınlığı gibi bir şeyler

    yok kentlerin… can vermiş kentlerin

     

    şimdi bizi hoş sedasız bırakıp elbet gidiyorsun

    kendinden yok, bizden eksik kılarak

    her şey, hepsi… bu terk edilmişlik kabulümüz de

    ama söyle…

    zamanın rüzgarına dağılıp böyle nereye gidiyorsun

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları