İlk hissettiğim yalnızlıktı. Hrant’ın öldürüldüğünü duyduğumda.
Sonra sonra düşünmüştüm: Bir asırdır bir nüfustan önce kocaman bir parça olarak, sonra dalga dalga koparılan, sökülen insanların evlatları olarak asıl onlar kalabalıklar içinde yalnız hissetmiş olmalıyken, şimdi bir de böylesi güzel bir tanesi koparılmışken nasıl yalnız hissetmiş olmalıyken, nasıl yalnızlaştırılmış hissetmiş, bende o gün, sonra sonra da daha sık oluşan bu yalnızlıklık hissinin sebebi neydi?
Oysa yalnız bırakan bendim, bizdik, değil mi?
Soykırımlardan, katliamlardan, mübadelelerden, linçlerden arta kalan zamanlarda resmi tarihin konforlu laf kalabalığından ve sınıf mücadelesinin kibrinden başımızı alıp komşularımızın, sıra arkadaşlarımızın iç sızısını dinlememiştik.
Hrant’ı resmi tarihten sınıf mücadelesine kestirmeden geçtiğimiz o köprünün altında kaybettik biz.
Biz köprüdeyken, köprünün altında asırlardır kanlı bir ırmak akıyor, Cumhuriyet projesi kendini er ya da geç yine bu kan ırmağında tazeliyordu.
‘Duygusal Anatomi’ adlı öykü kitabım için yazdığım ‘Koro’da kendimi lise yıllarımda, yani tam da 1970’lerin sonunda Ermeni arkadaşlarımı, koroda benimle aynı seslerde, aynı müzikte buluşan okul arkadaşlarımı gemi azıya almış o resmi Ermeni düşmanlığı döneminde yalnız bıraktığım, korku ve tedirginliklerini fark edemediğim için suçluyordum seneler sonra.
Evet, yalnız bırakının ben olduğumun bilincindeydim şimdi. Ama işte yalnız hisseden de ben.
İnsan sosyolojinin, felsefenin sağlamasını kalbinde de yapabilir.
İçindeki o yalnızlık uçurumuna bak.
Ben Hrant’tan sonra o yalnızlık uçurumuna baktım. Düşmemek için daha o akşam Taksim’den Osmanbey’e yürüyen binlerce insanın arasında tutunabildiklerime tutundum.
Habermas’ın ‘Ahlâk Bilinci ve İletişimsel Davranış’ kitabındaki tezlerin sağlamasını o akşam yapmış olmalıyım içimde.
Kelime kelime alıntılamayacağım burada o tezi.
Damıttığım şu Habermas’tan: Toplumlar da insanlar gibi yalnız olamıyor. Olursa da o yalnızlık içinde özyıkımdan öte yol yok.
Üniter devlet katliamcıysa, üniter toplum iddiası da özyıkımcı bir delilik halidir.
Devlet bu iddiasını sürdürüp kendi millet projesini süngüsüne bayrak ettikçe o kendi milli kalabalığını da özyıkıma sürüklüyor, mecbur ediyor.
Hrant’ın katledilişiyle bu topraklardaki özyıkım yeni bir aşamaya geçti.
O suikastte devletin ahlakdışı milli rasyonelleriyle sivil özyıkımın iletişimsiz davranışçılığı bütün tarihselliği içinde görünür oldu.
Rakel’in tabiriyle bir bebekten katil yaratıldı.
1915 soykırımı bu topraklarda bir toplum oluşmasını engelledi. İttihatçılardan cuntacılara 20’nci yüzyılın erk sahipleri geç kalmış ulus projeleri ve milli iddiaları adına dev bir ötekileştirme makinesi kurup çalıştırdılar burada. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bu makine hâlâ kendini kanırtarak da olsa kanlı paslarını yaprak yaprak döke döke çalışıyor.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti Kürt meselesini çözemiyorsa, savaş konsepti tercih ediliyorsa, 1915 Ermeni Soykırımı ile yüzleşilememiş olması, işte bu inkâr politikası bunun temel sebeplerindendir.
1915 soykırımı yüzleşilmedikçe devam ediyor.
Hrantsız 10’uncu yılda da.
Hrant Dink suikastindeki ahlâk dışı milli rasyonalite ve sivil iletişimsiz özyıkım 1915’te de bu topraklarda daha nüve halindeyken başrole talip olmuştu.
Devlet ve resmi tarih bütün bir 20’nci yüzyıl boyunca inat ettiği, saplanıp kaldığı o geç kalmış uluslaşma sürecinde öylesi bir ötekileştirme politikası güttü ki, bütün ötekilerin kendi gelecek ufkundan çekildiğini, görünmez olduğunu sandı.
Ama 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde bu ülke halklarının demokratik bir arada yaşamının ve bir toplum olabilmesinin imkânları hep daha sık görünür oldu, gelecek vizyonuna girdi, çıktı.
Hrant Dink’in cenazesindeki sessiz yığınlar bu oratoryonun ilk tınısıydı belki de.
Milli iddia sahipleri epeydir bir baş dönmesi geçiriyor, bir travma bu coğrafyada. Bunun sebebini ortaya koymak için daha önce de yaptığım gibi yine Immanuel Kant’a başvuracağım. Kendisinin bu toprakların asli unsuru olduğu iddiasındaki nüfus, 21’inci yüzyılda sesleri geçmişten yankılanan bu toprakların diğer bütün kadim halklarını görüyor, tanışmak zorunda kalıyor ve Kant’ın kavramını kullanırsak ‘dinamik-yüce’ ile karşılaşıldığında kapılınan o karmaşık duygular içinde şimdi.
Kant, Öteki (Alter) ile karşılaşıldığında kapılınan ‘dinamik-yüce’ (Kant bir de ‘matematik-yüce’ kavramını kullanır) ile karşı karşıya olma hissini tarif ederken önce doğadan örnek veriyor. Mesela: “Cesur, sarkık, aynı zamanda tehditkâr kayalar, gökyüzünde kuleler gibi yükselen fırtına bulutları, şimşekler ve gök gürlemeleri ile geliyor, bütün yıkıcı şiddeti ile volkanlar, ardında yıkım bırakan orkanlar, sınırsız okyanusu kabartmış, güçlü bir nehrin yüksek çağlayanı ve benzerleri” diye tarif ediyor o hissi.
Mağdur ettiği, mağduriyetini kendi üstünlüğü üzerinden kabullendiği ve artık göremediği halklar söz aldığında ya da isyan ettiğinde milli iddia sahipleri işte böyle görebilir bu beklenmedik parıltıyı, böyle algılayabilir. Ve dehşete olmasa da büyük bir korkuya kapılabilir.
Hrant’ın o barışçıl ve sakin söylemi, içten kardeşleşme çağrıları bu yüzden bir gök gürlemesi, yüksek kayalardan düşen bir çağlayan etkisi üretti bu ülkede.
Hrant’ın söylemi, dinamik-yüce etkisi yaptı milli iddia sahipleri karşısında.
Oysa yine Kant şöyle bir güvence de verir ki, matematik-yüce ya da dinamik– yüce ile karşılaşmanın bu olumsuz duygusu aşıldığında büyük bir mutluluk ve haz hissedilecektir.
Bence bu, bir karşısındakini yüceltmedir, kendini de yücelterek.
Bu topraklardaki insanlar, halklar birbirlerinin yüceliğinden mutluluk hissedip haz alabilir.
Yücelikte eşitlenebilir.
Ya da tevazuda.
Hrantsız 10’uncu yılda da onun anısı o dinamik-yüce’yi işaret ediyor bize







