• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Işığa doğru

    Yaşlı adam bahçe içindeki küçük evin taşlarla döşeli patikasından yavaşça yürüyerek begonvillerle süslü demir kapıya ulaşırken, o sırada yanından geçtiği küçük havuza doğru elem dolu yüzüyle kısa bir an bakıp demir kapıyı açtı. Gıcırtıyla açılan ağır ve paslı kapının sesine köşe başındaki manav Ahmet  başını çevirdi.

    • Hastaneye mi hocam?

    Ali Hoca üzüntülü bir kaş hareketiyle onaylayarak,

    • Evet, Ahmetçiğim. Sonra da ilave etti:
    • Biliyorsun beni bekler can şenliğim…

    Ağaçlarla kaplı sessiz yolun karşısına geçerek, az ötedeki otobüs durağına doğru yavaş adımlarla yürüdü…

     

    Kuş cıvıltıları, serin yolun yalnızlığını ne hoş hale getiriyordu. Düşündü… Burayı eşiyle severek hatta bugünleri düşünerek yaptırmışlardı. Bir damla yaş yanaklarından süzülerek ağız kenarına ulaştı. Tuzlu tadını dudağında hissederken, eski günleri anımsıyordu bir taraftan da…

     

    Ali Hasefe, emekli bir öğretmendi. Çevresinde hayli sevilen, sayılan, kültürlü, birkaç dil bilen hatırşinas bir adamdı. Tanıyan herkes büyük küçük saygıda kusur etmez, geçerken mutlaka hatırını sorar birkaç kelam etmeden de gitmezlerdi. Ali öğretmen geçkin yaşına karşın hayli sıhhatli, bakımlı ve yakışıklı bir adamdı. Dimdik endamlı yürüyüşüyle dikkat çeken bu adam herkese yardım etmesi ve yol göstermesiyle tanınır;  bütün köy halkı ona danışmadan hiçbir işe girişmezdi. Eşi Işık da hakeza sevilir ve sayılır, hatta köy kızları Işık Abla diyerek peşinden koşar, bir dediğini ikiletmezlerdi de, üstelik… İkiletmezlerdi diye düşündü yaşlı adam… Bir damla yaş yeniden yanaklarından yavaşça süzülüverdi…

     

    Az sonra gelen otobüsle çok yakın olan şehre doğru yola çıktı. Otobüs şoförü saygıyla selamladı Ali Öğretmeni,

    • Günaydın Hocam nasılsınız? Ali öğretmen sevecen bir ivedilikle:
    • Günaydın Hasan kardeşim, günaydın…
    • Bugün hava güzel olunca gitmek şart oldu… Hem bekliyor biliyorsunuz.
    • Biliyorum Hocam ama siz zaten neredeyse her gün gidiyorsunuz. Hava kötü de olsa, bu sizi yolunuzdan alıkoymuyor ki…
    • Doğru hava kötü de olsa gidiyorum; lâkin güzel bir hava olunca sevdiceğimi dışarıya çıkarıyorum. Bu her şeye değiyor. Gözleri parlıyor o vakit…

     

    Şehre vardıklarında bir yol durup deniz kokusunu içine çekti. Bu şehri oldum olası severdi. Işık da sevmez mi, o da çok severdi. Işık Öğretmen uzunca boylu, derin deniz gözlü bir kadındı. Nasıl güzel gülerdi bakarken; içi giderdi… Deniz kadar tutkundu ona. Bunu hissettiriyordu da… İkisi şehre inince sahildeki bir çayhaneye oturup tazecik gevrekle çayı denize bakarak zevkle içerlerdi. Işık her defasında elindeki gevreğin yarısını çığlık çığlığa bağrışan martılarla; akşamda salaş bir balıkçıda yediği balığı sahilin kedileriyle paylaşırdı… Balıkla birlikte mutlak şarap içerlerdi. Çakırkeyif bir halde o geceyi birer sevgili gibi yer ayırttıkları küçük bir otelde geçirirlerdi. Onları tanıyan resepsiyondaki görevli odalarına önceden bir demet kır çiçeği gönderirdi. Ali öğretmen bir papatyayı Işık öğretmenin saçına takarken o da cilveyle Ali öğretmene daha bir yanaşırdı.

     

    Az sonra Ali öğretmen, bahçelerinden topladığı çiçeklerle hastaneden içeri girip alışkın adımlarla koridorda yürüyerek 131 numaralı odaya doğru ilerledi. Danışmadaki hemşire gülümseyerek:

    • Hoş geldiniz öğretmenim. Işık öğretmenim sizi bekliyor; üstelik bugün bütün güzelliği üstünde yine… Çiçekleri görünce sevinecek… Gerçi sizi hiç anımsamıyor, ama… Üzüntüyle yaptığı gafın farkında olarak önüne baktı.

    Ali öğretmen bu durumun farkına varınca kızın omzunu okşayıp:

    • Sevil canım kızım, sen okulda da böyleydin. Üzülüp üzülüp ağlardın. Sıkma kendini bu kadar… Hem ben seni bilmez miyim? O beni bilmese de… Devam edemedi, birkaç damla yaş sökün etti hemencecik…

    Kaç yıl olmuştu. Işık aniden bazı şeyleri unutmaya başlamış, evden çıkıp çıkıp gitmeye, yolunu, yurdunu unutmaya değin vardırmıştı işi… Önceleri fazla umursamamış, geçici bir durum zannetmişti. Ancak bu durum sık olmaya hatta kimseyi tanıyamamaya başladığında, apar topar hastaneye koşturmuşlardı. Muayene eden doktor hastaneye yatması gerekliliğinden bahsettiğinde birkaç tetkik için bir zaman hastaneye yatırmıştı. Sonra da bu safhaya ne zamanda gelmişlerdi anımsayamıyordu. Tek bildiği sevdiceğinden ayrı kalacağıydı. Neredeyse her gün onu görmeye elinde çiçeklerle gidiyor; akşama kadar sahilde onunla oturup denizi seyrediyor sonra da eve yalnız dönüyordu. Uzunca bir zamandır da dışarıya bile çıkartamıyordu onu. Onunla, o çok sevdiği denize karşı çay bile içemiyordu. Uzak şehirde oturan oğlu ve kızı bazen kısa bir zaman için onları görmeye geliyorken, uzunca süredir de gelmiyorlardı bile…

     

    Ali öğretmen yüzüne kocaman bir gülüş kondurarak odadan içeriye girdi. Üzerinde onun çok sevdiği mavi elbisesi ve güzelce taranmış saçlarıyla Işık Öğretmen onu bekliyordu. Aslında beklemediğini bilse de sanki onu bekliyormuş gibi hissediyordu işte… Bir tek çiçekleri anımsıyor, bir tanesini alıp hemencecik saçına takıveriyordu. Sonra da ona doğru sokuluyor, yanağını yanağına değdiriyordu. Kısacık bir an sanki bütün akli melekeleri yerine geliyor onu anımsıyordu. O vakit gençliği, onu beklediği okul önleri usuna gelip yerleşiyordu. Nasıl da koşarak gelirdi. Ona sıkıca sarılarak devamlı yanında olmadığı anları anlattırırdı. Şimdiyse… Son bir defa sarılarak gidişinin farkında bile olmayan Işık Öğretmenin yanından ayrıldı.

     

    Gece ürpertilerle içinde koca bir sıkıntıyla uyanıverdi. Kahvaltı bile etmeden alelacele şehre koşturdu. Kendisine selam veren kimsenin selamına karşılık vermeden, herkesi derin bir şaşkınlıkla yolda bırakıp hastaneye doğru seğirtti. Koridordan uçarcasına yel yepelek bir halde odanın önüne vardığında üzüntülü bir halde ağlamaklı bakan Sevil’in gözleriyle karşılaştı.

     

    • Ah, deyiverdi o kocamış yaşlı adam. Boylu boyunca koridora uzandığında ağzından sadece “Işık” diye canhıraş bir ses çıktı. Gözlerindeki hüzünle ışığa doğru uçup gitti…

    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları