İstanbul hâlâ güzel bir şehir olarak kalabiliyorsa, bu gücü en çok, hatta artık tümüyle topoğrafyadan, yani şehrin coğrafi ve jeolojik doğasından alıyordur.
Bu kentin gördüğü en büyük vandalizmin, yaparmış gibi yaparak aslında yıkan azmış bir inşaat sanayinin diktiği binalar kente tarih boyunca insan eliyle eklenmiş güzellikleri öyle bir kuşatmış, gökdelenler şehrin doğası ile tarihinin ışık oyunlarıyla parıldayan o siluetini öyle bir yerle yeksan etmiş durumda ki, o tepeler, o su yolları, yükseltiler, kıvrımlar, o dantela, o buruşuk kadife, jeolojinin bu hiçbir geometriye sığmaz dansı olmasa el yordamıyla zor bulacağız artık kentimizi, kentimizin aslını.
Çirkinliğin estetiğe saldırısı, güzelliği görüldüğü yerde yok etme çabası artık sokaktaki herhangi bir hemşehrimizden ülke yönetiminde en fazla yetki sahibi olanlara kadar, ülke çoğunluğunun bir davranış biçimi, bir refleksi olmuştur.
Seneler önce Süleymaniye Camii hakkında yazarken şöyle demiştim: “(…) Sonra fark ediyorum ki ben Süleymaniye Camii’ne bakarken İstanbul’a bakıyorum aslında. Çünkü İstanbul çok fazla topoğrafya olan bir şehirdir ve Süleymaniye Camii de çok fazla topoğrafya olan bir yapı. Süleymaniye sadece yapı değildir. Yapının topoğrafyaya, topoğrafyanın yapıya dönüştüğü bir yapı-topoğrafya ya da topoğrafya-yapıdır. Çevre merkeze, merkez çevreye dönüşür Süleymaniye’de, Süleymaniye Camii ile. Süleymaniye Camii’nde. Doğal güzellik insan üretimi güzelliğe, insan üretimi güzellik doğal güzelliğe katılır. Bazen Süleymaniye Camii’nin ne kadarının İstanbul topoğrafyası olduğunu düşünmek gerekiyor.(…)”
İstanbul’a böyle baktığımızda aslında Bizans ve Osmanlı’dan sonraki handiyse bütün mimari İstanbul’un topoğrafyasını az ya da çok gözden çıkarmış, müteahhit güruh giderek kentin bütün doğasına saldırıda bulunmuş, AKP iktidarının belli bir dönemecinden sonra da bilinçli ya da bilinçsiz topyekun tahribata yönelmiştir.
Burada hemen bu saldırı ve yıkımın neden belli bir döneme tarihlendiğini soranlar olacaktır. Bunun sebebi o döneme kadar, kent siluetinde öne çıkan binaların sembolik işlevinin ve böylelikle estetik anlamının çok daha önemli olmuş olmasında yatar. Mimari, kapitalizm öncesi dönemde, daha çok iktidar ve din ile kodlanan bir anlatma, gösterme biçimiydi. Şimdi ise kapitalist üretimin aksiyomlarına uyan bir işlev daha çok. Müteahhitler de burada belirleyici oluyor zaten.
Müteahhit vandallar ve vurdum duymaz kent sakini topoğrafyada sadece rant gördüğü için İstanbul gözü, yani İstanbul yapısı ile İstanbul topoğrafyası arasındaki sınırları belirsiz geçişkenliğe olan duyarlılık yitirilmiştir. Oysa İstanbulluk önce bakıştır. Bu geçişkenlik estetiğine eğitimli bakış. Bu göz.
Tabii İstanbul yine de, dediğim gibi, kısmetli bir şehir. Onun sahip olduğu güzellik imkânlarına sahip olmayan birçok Anadolu kentinin içinden hızla geçmek bile insanın gözünü acıtır.
Bu dışa, dışarıya yönelik estetik duyumu ne zaman ve niye yitirildi peki?
Türkiye nüfusunun çoğunluğu ortak hayat alanlarına neden bu kadar yabancılaştı?
Dışarıda estetik bu kadar kaybolmuşken, içte, özelde estetik ne kadar kalır?
Hep mi böyleydi yoksa?
Hadi kolaya kaçıp, iyisi mi soruyu siyasetin uzağına düşürüp apolitikleştirerek, “göçebe toplum” klişesine mi sığınalım şimdi biz de?
Hayır, ben bu estetik kaybın sebebini bu ülkedeki yüzeysel dinamizmin hemen altındaki yıllanmış pasifizme bağlıyorum.
Demokratik yurttaşlık haklarını kullanma izni verilmemiş, siyasete her müdahalesi zorbalıkla engellenmiş, sivil katılım talebi karşısında vesayetlerden vesayet beğendirilmiş insanlar, haliyle kamusal alana ilişkin son derece edilgen ve duyarsız bir tavır içine girmişlerdir. Hatta ev dışı alanı bırakınız sahiplenmeyi ve korumayı, onunla giderek estetik duyum üzerinden bir ilişki kurmayı; artık kendi sahiplik alanlarının dışında kalan her yere karşı açık düşmanca duygular besler olmuşlardır. Bir çeşit agorafobi edinmişlerdir.
Eline güç ve para geçenin inşaatçılık üzerinden kente, kentin tarihine ve doğasına saldırmasında bu korkak düşmanlığın, agorafobinin payı sanıldığından çoktur.
O siyasetçi-müteahhitler sadece kâr maksimizasyonu ve rant peşinde değil, matah bir şey inşa etmediklerini de çok iyi biliyorlar aslında, burada esas dikkat kesilmemiz gereken onların ve yaptıklarından rahatsızlık duymayan kalabalıkların bu kent korkusu, hemşehri yabancılaşmasıdır.
İşte bu ruh hali güzel sanatlar eğitimiyle halledilebilecek bir şey değildir.
Önce demokrasi gelecek.
Demokrasi, bir anlamda toplumun kendi kendisiyle kurduğu estetik bir ilişkiyken, yurttaşın, hemşehrinin, kent sakininin, içinde, özelinde iyi kötü yetiştirdiği, yetişen çiçekleri kentin agoralarında çoğaltma isteğinin ve bilincinin uyanmasına yol, böylesi bir kamusal bahçıvanlığa da kanal açar.







