• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    İSTANBUL’U GİTMEK

    İstanbul kendini ele vermez bir şehir…

    Hep kovalarsınız onu; hiç ele geçiremezsiniz. Size ait değildir İstanbul. Aslında hiç kimseye ait değildir. Herkes onun bir parçasıdır. İstanbul bile tanımaz kendini bütünleyen parçacıkları. İçine alır, emer, örter, görünmez kılar sadece. Bu yükünü taşıyamayan şehir ruhunuzu ele geçirmiştir de haberiniz olmamıştır.

    Yaşamak yükü ağırdır İstanbul’da. Sürekli bir şeyleri kovalarken benliğinizin nesneleştiğini, kendinizden uzaklaştığınızı düşünürsünüz; fena bir boğuntudur bu… Kaçmak, küçük bir sahil kasabasında gemiyi asude bir limana çekmek, kendinizi yaşamın karmaşasında sadeleştirmek istersiniz. En azından İstanbul yorgunu kalem erbabının düşüdür bu… Parası olan Marmaris’e, Bodrum’a, Cunda’ya, Datça’ya serer postu. Yine de İstanbul cini içinize girmişse bir kez, bir daha çıkmaz, çıkamaz.

    Ancak yine de güzeldir gitmeler… Yeni kültürler, yeni insanlar; kendinle baş başa kalabildiğin, kararında güzel olan o sessizlik ve sadelik… Bol bol gözlem yapma şansınız olur, küçük kasabaların sade yaşamlarına dair.

    Sözü kendime getireceğim elbet.

    Üç haftayı devirdim Adana Karataş’ta. Çocukluk arkadaşım Erdal “Burada olduğunu bilmek güzel. İzlenimlerin çok özel olacak senin için. Burası farklı bir kültür” dedi.

    Doğru söylemiş Erdal.

     

    Arap Alevilerin yoğunlukta olduğu bir sahil kasabası Karataş… İnsanları çok yardımsever ama bir o kadar da rahatına düşkün; daha açığı tembel. İyi niyetle söz veriyorlar ama günler sürüyor basit bir şeyi bile yerine getirmeleri. Ezaya dönüşüyor. Kızamıyorsun da… Her şey iyi niyetten…

    Hastanesi şehrin iki kilometre dışında otobanda. Dörder katlı birkaç binadan oluşuyor ama içinde sadece dahiliye ve diş var. Bir doktora sordum “Referandum yatırımı diye aceleye mi geldi?” diye… “Yok” dedi. 17 yıldır böyleymiş. Sağlık ocağı hastaneden daha teferruatlı. Kimsenin de şikayet ettiği yok…

    Burada devleti de kendine benzeten bir rahatlık var. Dışarıdan gelen memurlar da bir süre sonra alışıyorlar buna. Beden eğitimi dersinde eşofman giyilmeyen başka okul var mıdır? Vardır herhalde ama ben görmedim. Burada makbul öğrenci olmak için forma giymek yeterli…

    Çok az polis arabası gördüm geldiğimden beri.  OHAL’de yaşarken ilginç bir hal! Burada da karakolun önüne bariyerler konmuş. Daha ziyade adet yerini bulsun kabilinden geldi bana…

    Bir boğma rakı efsanesi dolaşıyor buralarda ama sokakta sarhoş bir kişiye bile rastlamadım.  Geçenlerde tattım, hakikaten farklı bir şey…

    Burada erkeklerin bozuk Türkçelerinde tuhaf bir kibarlık var. İnce bir ses, narin diksiyon, pürüzlü ve kadınsı bir söyleyiş… Hoş geliyor kulağa…

    Otomobilden çok motosiklet var, ev kadınları bile motosiklet kullanıyor. Çok yakıştırıyorum bunu.

    Sokakları çok pis… Canı sıkılıyor insanın. Poşetleri balkondan boşluğa sallayıveriyorlar. Bazı sitelere Avrupa tarzı apartman içi çöp sistemi koymuşlar ama kar etmiyor. Tatil siteleri ıpıssız… Yazın kalabalıklaşıyormuş. Ama şu an oturduğumuz sitede insandan çok kedi var. Çok keyifli bu…

    Düğün salonu yok. Belediyenin bir tane açık hava düğün sahası var. Bütün ilçe her gece aynı saatte aynı türküleri dinliyor. Repertuar hiç değişmiyor; şarkıların sırası da… Önce banttan yayın sanmıştım; canlıymış. Her gün üç saat ‘dinliyoruz’. İlk günler sinirleniyordum. İnsan buna da alışıyor.

    Anadolu yalnızlığının Arabi hali. Kasaba hüznünün havasını dağıtan umursamaz ve anı yaşayan insanların dünyası.

    İstanbul’un o anaforunun içinden sıyrılıp böylesi gözlemler yapabiliyor muyduk? Kasaba hayatının güzel tarafı da bu belki…

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları