• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    İstanbul’un fuarı, fuarın “Seher”i  
    İstanbul’un fuarı, fuarın “Seher”i  
    8 Kasım 2017 13:41
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır
    1. Uluslararası Kitap Fuarı “İyi ki Varsın Edebiyat” temasıyla 4 Kasım Cumartesi günü başladı.

    Türkiye’nin en büyük, dünyanın da sayılı fuarlarından olan İstanbul Kitap Fuarı’nın yolculuğu 1981 yılında o zamanki adı Etap Marmara olan The Marmara’nın zemin katında başladı. 1986 yılında Tepebaşı’na, oradan 2002’de Beylikdüzü’nde kurulan TÜYAP Fuar Merkezi’ne taşınarak devam etti, ediyor. İstanbul’un şimdiki zamanını göz önünde bulundurursak tam bir yolculuk gerçekten de…

    Bir mahalleden diğer bir mahalleye yaya olarak gitmenin bile imkânsızlaştığı bir kentte, bir kıtasından diğerine gitmek yolculuk değil de nedir.

     

    Kitaba yolculuk

    Yağmurun ince ince eşlik ettiği; bulutsuz, gri gökyüzüyle, kentsel dönüşümün delik deşik ettiği yollarıyla, demir ve cam yığını bina iskeletleriyle distopik bir ülkenin kenti görüntüsü veren İstanbul’un çeyrek yüzyıldır devam eden kitap fuarına yolculuğun kendisi bile insana kendini bir roman kahramanı gibi hissettiriyor. Teşekkür mü etmeli yeni Türkiye’nin yapımcılarına acaba!

    İlk kitap fuarına gidişimin aklımda kalan hatıralarıyla yola çıkıyorum. 7-8 yaşlarında The Marmara’ın basık tavanlı zemin katında Müjdat Gezen’e imzalattığım Aptal Hamdi Kitabı… Daha sonra Azin Nesin’e gidiş…  Ne büyük saadet. Kitaba dokunuşun kendisi büyülü bir işken, onu yazanla yüz yüze gelmek, adının soruluşu, utana sıkıla söyleyiş, kitaba el yazısıyla isminin yazılması, iyi ve güzel bir dilekle biten cümlenin sonuna atılan o imza… Tanrı yeryüzüne inmiş de sana dokunmuş gibi! 80’lerde bir çocuk olarak kitapla kurulan ilişki biraz da böyleydi. Saklanan, asker postalları altında çiğnenen, kimi zaman yakılan ama hep kaçırılan ama hep gizlenen… Ama tüm bunlarla birlikte anlam kazanan, aklına, yüreğine kazınan bir şey oluyor kitap. Daha okumayı bilmeden, kendi ülkenin gerçek/üstü halini sana öğreten.

    Sonra Alis’in harikalar diyarı, Gulliver’in gezileri, Ulduz’un kargaları, okulda kara tahtaya asılan kuru bir haritada, dünyada sadece Türkiye varmışçasına anlatılan coğrafyanın sınırlarını aşıp seni bambaşka dünyalara götüren. Ağır gerçeklerin pencere önünden askerle, silahla geçtiği gecelerde masalların anlattığı dünyaya sığındığın kitaplar. Bir kitabın asla sadece bir kitap olmadığı zamanlar.

     

    Nerede o eski fuarlar!

    Zihnim geçmişin görüntüleri arasında giderken gözlerim İstanbul’un telaşında seyrediyor. Kentin kitap mabedine yol almak ne kadar da zahmetli. Kitap için bu çile çekilir mi?  Derin bir iç çekişle “Ah! Nerede o eski bayramlar”diyen şeker reklamının yaşlısına dönüşmüşçesine soruyorum: “Nerede o eski kitap fuarları!” Fuara duyduğum eski heyecanı kentin dışına çıktığından bu yana kaybettim. Hoş, bir zamanlar “dutluk” olan o yerler de ucundan çektikçe genişleyen yufkaya benzeyen kentin yüksek nüfuslu ve nüfuzlu yerleri artık.

    Ama bugün beni fuara götüren biraz da o eski heyecanı yaşatan bir kitap: Seher. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bir yıldır tutsak edildiği cezaevinde yazdığı öykü kitabı Seher. 7 Haziran’ın coşkulu günlerinde büyük bir çoğunluk için Selocan’a dönüşen Demirtaş’ın Seher kitabını, fuarın ilk gününde onlarca yazar, şair imzalayacak. Çok farklı bir fuar olacak hissediyorum, hatta biliyorum. Çünkü bir kitap asla sadece kitap değildir, geçmişten, ta çocukluktan biliyorum.

    Kitapla, yazarla okuyucuları buluşturan sayısız kanal var artık. Fuarın eski büyüsünü kaybetmesinde bunlar da birer etken. Bir de tabii hemen her şeyin fuarının düzenlendiği TÜYAP’ta kitabın endüstriyel bir ürün gibi sunulması. Her ürün gibi satışı öne çıkaran bir endüstri. Bir haz nesnesi gibi artık kitap; gözümüzü ve kulağımızı da okşuyor yeni medya reklamlarıyla.

    Şehirler arası yol alır gibi varılan son noktada TÜYAP görünüyor nihayet. Çölde suyu görüp de heyecanla o noktaya varmaya çalışan susuzlar gibi son hamleyle üst geçidi de yürüyüp fuara ulaşıyoruz. Devasa salonların arasında sel gibi akan kalabalığın her yanı görmeye çalışan telaşlı yüzleri, yüzlere eşlik eden coşkulu sesleri arasında yön bulmak hiç kolay değil.

    Büyük yayınevlerinin gösterişli stantları, stantları dolduran yığınla kitaba göz kırparken flört başlıyor. Kısa bakışlar, uzun bakışlar, ele alıp bakmalar, içine göz atmalar, kapağı incelemeler… Yazarlar yerlerini çoktan almış, imzalar atılmaya başlanmış.

     

    Seher: Bir kitaptan ötesi

    Seher’in imza saati gelip çatıyor… Hangi salon, o salon mu, bu taraftan mı sorularıyla fuarın hangara benzeyen devasa bir salonunda, uzaktan karınca yuvası gibi görünen büyük bir kalabalık göze çarpıyor. Hangar gibi salonun bir ucunda toplanmış, insanı kendine çeken bir kalabalık bu. O boşlukta bir tek o nokta canlı, bir tek o nokta hareketli. “Seher” rüzgârı salonun geri kalan boşluğuna da farklı bir anlam katarak esiyor adeta.

    Upuzun bir sıra oluşturmuş insanlar. Yazarların imza stantlarının önünde geriye doğru genişleyen sonrasında ip gibi dizilen bir sıra. Her dakika katılan insanlarla, salonu ortadan ikiye bölen bir sınır çizgisi gibi uzadıkça uzuyor.

    Kucaklarında, pusetlerinde, arabalarında, omuzlarda her yaştan çocuğuyla anneler babalar, dedesinden torununa aile boyu gelenler, eşiyle, sevgilisiyle, dostuyla, tek başına gelenler, öğrenciler ve Seher’deki öykülerin kahramanı kadınlar!

    Gülen, konuşan, Selahattin Demirtaş’ın tam boy karton afişinin önünde, onunla hasret gideriyormuşçasına neşeyle çektirdikleri fotoğraflarıyla insanlar… Zorlu hayata diş geçirircesine dimdik duran, elinde tuttuğu Seher kitabını gazetecilere gururla gösteren insanlar… Biraz da kendi öykülerini yazan bir siyasetçi yazara saygının resmi geçidi gibi imza sırasını sabırla bekleyen insanlar…

    Seher sadece bir kitap değil artık. Fuarın yakın tarihinde eşine pek rastlanmayan bir durum bu. Binlerce insanın soluğu tek soluk olmuş, dışarıdan içeriye sesleniyor adeta ve fuara bambaşka bir imza atıyor.

     

    Özlem Devrim Bahar


    Yorumlar



    İlgili Haberler