“Peki, öyle olsun, Özgürlük, demek buraya kadarmış / Ben yaşadığım sürece ortaya çıkmadığını unutalım / Oğullarımızın ve kızlarımızın zamanında gelmek istersen eğer haber ver / Yerin hazır / Biz de bu arada bir kebapçıda bileklerimizi keseriz.”
Joe Strummer 1999’da ‘Yalla Yalla’ adlı şarkısında böyle diyordu. 2002’de kalbi iflas ettiğinde henüz bileklerini kesmemişti. 70’lerin ortasından beri müzikal ve sözel olarak topa tuttuğu kurulu düzenin karşısında bir umut beslediği anlaşılıyor. “Bütün özgürlük savaşçılarına adanmıştır” ibaresiyle yayınladığı son albümlerinde Brezilya’nın, Jamaika’nın ve Ortadoğu’nun teneke mahallelerinden melodiler ve (eşit ölçülerde) şiddetli ve sofistike, karanlık ve iyimser sözler birbirine karışıyordu. Yani dünya hâlâ değişme, en azından karışma ihtimali olan bir yerdi.
Joe Strummer ve lideri olduğu The Clash bugün rock almanaklarında Sex Pistols ile beraber 70’lerdeki punk devrimini gerçekleştiren isimler olarak geçiyor. 70’lerin ortasında artık özel jetlerden inmedikleri için ‘Jet-set bands’ olarak adlandırılan, sokaktaki gençlikle bağları kopmuş Genesis, Pink Floyd, Supertramp, Deep Purple gibi dev grupların altını oyan; müzik endüstrisindeki kurulu düzene yönelttiği hançeri hazır çekmişken toplumsal düzene de saplamaya yeltenmiş bir ‘lümpen proleterya coşkusu’ydu punk. Ancak Clash’i diğer punk gruplarından ayıran önemli bir fark söz konusuydu: Sex Pistols ve diğerleri nihilizmi bayrak etmişken Strummer sınıf mücadelelerinin şiirini yazıyordu. Punk’ın kör şiddeti Clash’in albümlerinde devrimci gerillaların eline veriliyordu. Strummer 1979 yılındaki bir röportajında şiddet yanlısı olma suçlamalarını şöyle cevaplıyordu: “Bizim müziğimiz şiddet yanlısı. Biz değil. Eğer ‘Guns on the Roof / Çatıdaki Tüfekler’ ya da ‘Last Gang in Town / Şehirdeki Son Çete’ gibi şarkıların şiddeti özendirdiği söyleniyorsa; bence bu kendini o eli silahlı delikanlının yerine koymaya çalışmaktır. Ben belki o delikanlı kadar aşırıya gidemem ama onun yaptığını da bilmezden gelmek hoş değil. Biz bizi etkileyen dünyaya dair şarkılar yapıyoruz.”
70’li yılların sonu bugün vahşi kapitalizmin rövanşı, Marksizmin krizi, dünyanın güneyindeki ulusal kurtuluş mücadeleleri, kuzeyindeki dar komünist kadroların şiddet eylemleri, yükselen faşizmle hatırlanıyor. Böyle bir tufanda yol alan Clash adlı savaş gemisi su almaya başlayacaktı. Su dolardı. Başarılı her radikal grubu kısa sürede akvaryumdaki balığa dönüştüren yeşil su: Amerikan doları.
İkinci albümleri (Give ‘Em Enough Rope, 1978) listelere ikinci sıradan giren, 1979’da çıkardıkları ‘London Calling’ bugün hâlâ rock tarihinin en iyi 10 albümünden biri sayılan Clash’a dev şirketler yüz binlerce dolarlık kontratlarını uzattılar.
Bir dönem ‘Rock Against Rich / Zenginlere Karşı Rock’ adlı bir harekete kalkışan Strummer bu kontratlardan birini imzaladıklarında bunu teorize etmek zorunda hissediyordu kendini: “Bu kontratın bizim politik tavrımızla çelişip çelişmediğini sorarsanız, evet çelişiyor. Zaten bizde çelişkiden geçilmiyor. Biz yeni bir şey deniyoruz. Hem en büyük rock grubu olmak istiyoruz hem de radikal kalmak. Bu ikisi bir arada olabilir mi? Deneyip göreceğiz.”
Olamadı. Stilin içeriğin önüne geçtiği 80’li yılların ilk yarısında grubun ikinci önemli adamı Mick Jones, siyasi söyleminde ısrarını sürdüren Strummer’ı terk etti. Strummer’lı Clash 1985’te son bir albüm çıkardı.
Strummer bu kez sinemadaydı. Jim Jarmush’un ‘Mystery Train’inde şaşırtıcı bir oyunculuk sergiledi. 1989’da ilk solo albümünü çıkardı: ‘Earthquake Weather’. Sonra yine 10 yıllık bir suskunluk.
1999’da yeni grubu The Mescaleros ile ‘Yalla Yalla’nın da yer aldığı ‘Rock Art and the X-Ray Style’ albümü çıktı. Eleştirmenler albümü “Clash efsanesinin muzaffer dönüşü; umut ve iyimserlik dolu” sözleriyle karşıladı. 2001’de ‘Global A Go-Go’ çıktı.
Buraya kadarmış. Ama biz Strummer hayranları ağlamıyoruz. Gerçek rock budur çünkü. Rock’ın iyi, akıllı çocukları erken ölür. Ve hayatları dev endüstriye rağmen masum kalır. Brian Jones, Jim Morrison, Janis Joplin, Jimi Hendrix, 80’lerde onların öz evladı Kurt Cobain… Strummer onlardan çok yaşamıştı ama en az onlar kadar gençti.
‘X-Ray Style’ adlı şarkısında “Yaşamak istiyorum, bir süre daha dans etmek” demişti. ‘Nitcomb’da ise “Müflis bir adamın ayakkabılarının satıldığı yerdeyim / Bir hayatın bir kez daha yaşanabileceğini göstermek için bir çiftini de ben satın aldım.”
Joe’nunki gibi bir müzik kariyeri, onunki gibi bir hikaye bir kez daha yaşanabilir mi?
(Bu yazı, 2013’te yayımlanan ‘Henüz Zaman Var’ adlı kitabımın 129, 130, 131. sayfalarında ‘Joe Strummer, My Comrade’ başlığıyla yer almıştır.)







