• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Kanetti: “Bu çok tehlikeli bir kumar”
    Kanetti: “Bu çok tehlikeli bir kumar”
    23 Aralık 2015 14:46
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır

    Vivet Kanetti, Türkiye medyasının önde gelen isimlerinden biri ve önemli bir edebiyatçı. Gerek üslubu gerekse insani tavrı ve entelektüel bakışı ile her dönem sesini duyurdu.
    Vivet Kanetti, bugün Türkiye bir kez daha çatışmalı bir dönemden geçerken sorunun çözümü üzerine barışçıl düşüncelerini ifade etmekten kaçınmıyor. Vivet Kanetti ile buluşup savaşın travmalarını ve barışı konuştuk.

    Sizce bugün Türkiye’de yaşanan nedir?

    Ah, söyleşimize en zor soruyla başlıyoruz! Her gün insanların öldüğü, sıcak çatışmaların yaşandığı, birçok ilçede, nice mahallede ablukanın söz konusu olduğu, çocukların okula gidemediği, hastaların hastaneye yetiştirilemediği durumlarda “yaşanan nedir” sorusu bir konsensüsle yanıtlanabilseydi eğer, büyük ihtimal, şu mevcut çatışmalı durum da yaşanmazdı…
    “Bugün yaşanan nedir”e toplumun bağrından ortak bir yanıt çıkamasa da, kesin olan şu ki Kürt sorununun teşhisi ve çözümü etrafında en büyük krizlerin birini yaşıyoruz. Bu kriz artık, bir, sadece dağlarda cereyan etmiyor, iki, internet çağında herkese, her bölgeye, her birimize değiyor. Ayrıca bu büyük krizin çevremizde olan biten yangınlarla da girift bir alakası var. En kısacık özetle: Kürdler açık bir şekilde, bu ülkeden ayrılmak değil ama, artık spesifik bir statü talep ediyorlar. İktidar ise bu talebi hiçbir zaman duymamış, algılayamamış, bunlar hiç konuşulmamış gibi yapıyor.

    Bütün bu çatışmalar Türkiye toplumunu nasıl etkiliyor?

    Naçizane şahsi duygumu dile getirmem gerekirse, muazzam bir fırsatın harcanmışlığının derin şoku ve üzüntüsü içindeyim. 2015’te HDP’ye verdiğimiz oylarla (7 Haziran seçiminde 6 milyon, 1 Kasım seçiminde 5 milyon oy) artık Meclis’te ve müzakere masası etrafında konuşulmasını, halledilmesini beklediğimiz konuların gene sil baştan silahlara, tanklara, toplara havale edilmesi, müzakere masasının adeta tekmeyle devrilmesi, hayatımın en büyük travmalarından biri oldu. Ve emin olun, birçok arkadaşım için de bu aynen öyle, bu şekilde cereyan etti, ediyor.

    Türkiye’nin batısı olanlara niçin kulaklarını tıkıyor?

    Öncelikle internet çağındayız, insanların büyük bölümü, artık nineler, dedeler dahil, birkaç saatini internette geçiriyor. Yani olan bitenler her gün nehir gibi akıyor önümüzden, facebook, twitter ve whatsapp aracılığıyla. Havuz medyasıymış, sansürmüş, otosansürmüş, televizyon kanallarının penguen belgeselleriymiş, bunların hiçbiri Cizre’de, Nusaybin’de, Sur’da meydana gelen bir ölümün, anında fotoğrafıyla, özgün öyküsüyle halımızın, kilimimizin orta yerine düşmesine engel olamıyor. Bu bir gerçek. Olanlardan kaçış yok… Duymadım, görmedim yapılamıyor. Bu, ilk aşama… İkinci aşamada, halınızın, sofranızın orta yerine düşen o ölüyle, ölülerle ne yapacaksınız? Bu tabii önemli bir soru. Tanık olduğunuz büyük felâketler var ve bu felâketlere tepkiniz ne olacak? Tanık olduğunuz bir ölümle baş etmek kolay iş değil. Birkaç refleks var, ezilmemenizi sağlayacak… a) Ölüyü suçlamak… “Evet ama o da orada olmamalıydı/ o da avluya çıkmamalıydı/ o da o hendeği açmamalıydı, onun ardında bulunmamalıydı/ orada doğup büyümemeliydi” vesaire vesaire. Bu suçlamaları sonsuza dek çeşitleyebiliriz… b) Ölüyü kutsamak… Bu da rahatlama getirebilen bir reflekstir… “Öldü ve ölümsüzleşti, direncin sembollerinden birine dönüştü, başımızın tacı oldu”. Bu yaklaşım, yani ikinci seçenek, uzaktaki mücadelenin içindeyseniz farklı bir mana ifade edebilir de, Batı’da olayları internetten izleyen, onları twitter’da yorumlayan, birkaç toplantıya katılan biriyseniz ve azıcık kendi kendisiyle hesaplaşmaya girenlerdenseniz, muhakkak bir noktada suçluluk duygusunu da beraberinde getirecektir. Şu şekilde mesela: “Ben ne yapıyorum ya?” diyeceksinizdir içinizden. “Oturduğum yerden, genç direnişçi Kürd olsun, asker olsun, sivil olsun, ben nasıl kendimi değil de, onları, başka birilerini böyle ölmeye lâyık görüyorum?”
    Bütün bu varoluşçu veya vicdani veya dini hesaplaşmalar, coşmalar ve kendini suçlamaların yanı sıra, bir de somut koşullar söz konusu… Marx’ın her mücadelede ve insanın biçimlenmesinde onca önemsediği “toplumsal koşullar”… Batı illerinde ve ilçelerinde Kürd bölgelerinden pek farklı olan maddi yaşam koşulları… Kültür, dil, maddi ve manevi tüm bir atmosfer… Son zamanlarda çok önemsediğim bir yazı, Foti Benlisoy’un bu perspektifle 20 Aralık’ta Evrensel gazetesinde yayımlanmış “Savaş bu ülkede değil ki” makalesi oldu. Bir alıntı yapayım o makaleden:
    “Bu ülkede savaş varken insanlar neden sessiz” mealindeki sualimiz aslında baştan yanlış. Bu ülkede savaş yok çünkü. Önce savaşın “bu ülkede” değil de başka bir ülkede, daha “teknik” tabirle “dahili sömürgemizde” cereyan ettiğini kabul etmeliyiz. Bu kabulle birlikte, yani Diyarbakır’da “burası Kürdistan” diyerek polisin üstüne yürüyen yaşlı kadının ne demek istediği üzerinde düşünerek savaş karşıtı tepkilerin neden bunca cılız olduğunu önce anlayabilir, bu anlayışla birlikte de bu durumun değiştirilebilmesi için neler yapılabileceğini tartışabilir hale gelebiliriz.”

    İşte bu benim, çıkış noktası olarak, dini kavram “merhamet”ten çok daha sağlam, haysiyetli, doğru bulduğum bir zemin… Bizi çok daha hakiki hesaplaşmalar, yüzleşmelerle karşı karşıya getirebilecek olan. Bu noktadan itibaren çok daha doğrudan, kırıtmasız, dolaysız bir “birlikte düşünme”ye başlayabiliriz.

    AKP, bu çatışma ve ablukalar ile neyi hedefliyor?

    Neyi hedeflediğini anlamak o kadar kolay değil, ancak bunun çok tehlikeli bir kumar olduğu kesin. Maalesef öyle. Benim “Kırık Zarlar” adlı romanım kumarhaneler etrafında döner, öncelikle… Bir zamanlar Türkiye’de serbest olan kumarhaneler etrafında… Bir benzetme yapmam gerekirse, iktidarın şu anki davranışlarını (içeride ve dışarıda) en çok şu çok özel tipteki kumarhane oyuncusuna benzetiyorum: Aynı anda hem poker, hem black jack, hem rulet masasında varlık göstermek istiyor, şansını zorluyor, biriyle diğeri arasında sürekli koşup duruyor… Bir tür kamikaze yani…

    Çözüm süreci diye bir şeye yeniden dönmek mümkün mü?

    Bana kalırsa çözüm sürecine esas dönmemek mümkün değil… Eğer hep birlikte kocaman bir Titanic gemisi gibi batmayacaksak. Demokratik dünyanın bir gidişatı var. En merkeziyetçi, tekçi geçmişe sahip Avrupa ülkesi Fransa bakın mesela, nerelere geldi; daha da gelecektir. Yerel yönetim konusundan attığı adımlar, Korsika’nın Yerel Meclis’inde bu yıl ilk kez Korsika ulusalcısı bir ismin galibiyeti, o ismin hedefleri (Korsika dilini Fransızca ile birlikte resmi dil konumuna getirmek), bu gelişmelerin Fransız tv kanallarında gördüğü kabul, eskiden büyük fedakârlıkla yürütülmüş bir kimlik ve statü mücadelesinin (ki geçmişte kendini şiddet yoluyla da ifade etmiş, şiddetli bastırmalarla da karşılaşmıştı) bugün bambaşka noktalara varmış olması… Toplumda gördüğü kabul. Kendi adıma konuşayım, tabii insan bunlara özeniyor, bunları kıskanıyor… Demokrasinin yerleşik olduğu akıllı ülkelerde ve devletlerde, bu noktalara mutlaka varılabiliyor zaman içinde… Mesela ilk turda aşırı sağa kapısını ardına kadar açan Fransız toplumu, seçimlerin 2. turunda hemen kendine gelip geri vitese basabiliyor, o harekete kapıyı kapatıyor.
    “Niye bizde olmasın?” diye kendi kendinize soruyorsunuz. Niçin ölüm bulutları bizim tepemizden eksilmesin? Bir gün mutlaka bu devletin içinden daha zeki birileri çıkacak yahut varolan birileri nihayet daha zeki refleksler gösterip yelkenleri ölüme doğru değil, herkes için daha haysiyetli, daha yaşanır ufuklara doğru şişirecektir…. Buna hiç kuşkum yok. Ne kadar tez olursa o kadar iyi. Çok tez vakitte de gerçekleşebilir bunlar… İntihar, libero bireyde kabul edilebilir, hatta saygıyla karşılanması gereken bir hakken, koca toplumların sorumluluğunu üstlenmiş devlet adamları ve siyasetçilerde affedilemez bir içgüdü…
    Dolayısıyla krizin en tepe noktasında aniden çözüm sürecine dönülebilir diyorum. Dönülmelidir çünkü. Hayatın hareketi, döngüsü bunu şart koşuyor.

    Barış yanlıları bu süreçte ne yapabilir?

    Çok şey yapabilirler. Her şeyden önce, vardıkları bilinç düzeyini, dünyayı yakından takiple edindikleri bilgileri etraflarına mümkün olduğunca yayabilirler. Bugünün hakiki verilerini paylaşmak: Bu başlı başına önemli. Öte yandan, barışçı, ötekinin ıstırabına ve meşru talebine duyarlı seslerini kararlılıkla, tutkuyla yükseltebilirler. Türkiye’de bu alanda da iki ciddi handikap söz konusu. Bir, örgütlü bir sivil toplumumuz yok. Daha doğrusu hiç yok değil de, bu alanda oldukça zayıf, çok kırılmış bir toplumuz biz… İki, bireysel karşı çıkışın saygı gördüğü, yüceltildiği bir direniş ve kültür tarihinden mahrumuz. Yani çift taraflı bir engellilik halimiz var… Dolayısıyla kendi köşelerinde kahrolup uykusuz gecelerle, kâbuslarla boğuşan kişilerin önce birbirlerine açılmaları, haberleşmeleri, sonra bir araya gelmeleri zaman alıyor, demokratik ülkelere kıyasla… Ama hiç olmuyor değil. Bugün silahların susması, Kürdlerin meşru taleplerini dikkate alacak haysiyetli bir ateşkes ve çözümün sağlanması konusunda birçok kesimin bir araya gelebildiğine tanığız. Ben örneğin, ömrümde ilk kez bir aya (Aralık) iki Diyarbakır ziyareti sığdırmış olacağım. İlki küçük bir grupla, orada Kürd yazarlarla da buluşarak Tahir Elçi’nin mezarını, eşi Türkân Elçi’yi, Diyarbakır barosunu ve Kürd Yazarlar Derneği’ni ziyaret etmek içindi, ikincisi ise Batı’dan çok daha genişlemiş ve çeşitlenmiş bir grupla olacak umarım. Yeni yıla Diyarbakır’da girmek, silahların diline son verilmesini, eski müzakere masasına dönülmesini talep etmek; bunlar birçoğumuz için çok önemli olacak. Kürd bölgelerinde insanlar ateş hattındayken, en hayati haklardan mahrumken, değer verdiğim kimi edebiyatçı meslektaşlarım burunların ucunda patlayan silah sesleri eşliğinde yazmak durumundayken, benim İstanbul’da şu sırada çalıştığım metne konstantre olabilmem de imkânsız. Evet, Marx için toplumsal koşullar bireyin bilincinin oluşmasında birincil derecede önemli, ama yeni teknolojilerle, internetle, her mesafenin son derece kısaldığı yeni bir çağda yaşadığımız da ayrı bir gerçek. Böyle bir çağda koşullar ister istemez içiçe giriyor. Bilinç de. Farkındalık da. Sorumluluk da.

    Kadınlar bir kez daha barış için nöbette. Kadınlar ile barışın ilişkisi nasıldır?

    Bu konuda, feminizmime rağmen, genellemeci sonuçlar çıkarmaktan kaçınan biriyim. Somut gerçeklikten söz etmek gerekirse, faili meçhul, ağır işkence ve zulüm kurbanı evlatlarının, eşlerinin izini 90’lı yıllardan beri hiç yılmadan süren Cumartesi Anneleri bir destan yazmışlardır bu ülkede. Kadınların barışla ilişkisinin her tür asaleti esasen bu hareketten nasiplenir. Halen de öyledir. 2 hafta önce Diyarbakır’da, Tahir Elçi’nin mezarı başında nöbet tuttuktan sonra, Koşuyolu İnsan Hakları Parkı’nda Cumartesi Anneleri’nin nöbetine katıldık. Bu benim için unutulamaz bir gün oldu. Onca faili meçhulün fotoğrafı arasında ne yazık ki son Diyarbakır barosu başkanı, barış ve diyalog insanı Tahir Elçi’ninki de vardı. Bu sebatkâr nöbet sürdükçe, haysiyetli bir çözüm ve barış hayalimizden vazgeçmeye hiçbirimizin hakkı yok.

    Röportaj: İshak KARAKAŞ


    Yorumlar



    İlgili Haberler