• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    KARA ÖNLÜKLÜ BAYRAMLARIMIZ

     

    Çocukluğunu bizim gibi 12 Eylül postalları altında geçirmişler için çok garip duygusu vardır milli bayramların. Hiç unutmam, bayramlara bir hafta kala öğretmenlerimiz son dersleri bayram provasına ayırır, dörderli sıralar halinde dizdiği biz kara önlüklü bebeleri, okulun etrafındaki caddelerde uygun adım marş, yürütürlerdi.

    Aslında bizim bu toplu sokak yürüyüşlerimizle, askerlerin her sabah sokak aralarında yaptıkları yine uygun adım talimler arasında ilginç bir paralellik kurardım ben. Darbe zamanlarının suskun disiplin günleriydi.

    Bayramlarda trampet takımında yer almak çocuk aklımızı acayip cezbeden bir şeydi. 5 yıl boyunca çok istememe rağmen bir kez bile trampet takımına alınmadım nedense… Sanırım, bando kıyafetlerini öğrenciler alıyordu o zamanlar ve bu dar gelirli memur aileleri için büyük külfetti. O yüzden orta halli ailelerin çocukları yer alırdı trampet takımında genellikle… Hele takımın majörü iseniz, okuldaki havanızdan geçilmezdi artık iki ay. Elinizdeki süslü değneğe bir iki takla attırma numarasını da öğrendiniz mi, çocukluk aşkınızdan utangaç bir gülücük almamanız için bir neden kalmamıştır artık.

    Bayram günü, o gün mutlaka kara önlükler yıkanmış, ütülenmiş olurdu. Heyecandan içimiz içimize sığmazdı nedense. Bayramların en güzel tarafı okula giderken her gün heveslenip de bir türlü babamızdan kopartamadığımız simit paralarıydı. Simit deyip geçmeyin, bugün hala öyle midir bilmem ama bizim öğrencilik yıllarımızın en kutsal ve en aziz yiyeceğiydi simit. Şimdi bile ne zaman Çorum’a gitsem, otobüsten iner inmez hemen en yakın simitçi tezgâhını bulur ve Çorum simidi alırım. Hala eskisi kadar azizim ve gözdemdir benim. Çocukluğunu koklamak gibi bir duygu bu, vazgeçilmezdir.

    Neyse, biz yine bayramımıza dönelim. O zamanlar bayramlar Çorum’un toprak stadında yapılırdı. O stadın oval çevresi, küçücük adımlarımıza o kadar büyük gelirdi ki, koşu çizgilerinden taştığında öğretmenimizin somurtkan bakışlarıyla tekrar hizaya gelen adımlarımız için çekilir yol değildi gerçekten.

    Hiç unutmam, bayramlarda belediye bandosuna hep eğlenceyle bakardık ama askeri bandolar korkunun içini doldurduğu bir saygı davulu gibi gözümüzde büyür de büyürdü. Başlarındaki pırpırlı subayların, sinek konsa kayıp düşecek denli sert ve parlak yüzlerine bakınca öğretmenimizin gözümüzde biraz küçüldüğünü utanarak anımsar gibiyim.  Ne de olsa darbe yıllarıydı, makbul meslekti askerlik.

    Yürüyüşün en belalı yeri hiç şüphesiz şeref tribünüydü. Vali, belediye başkanı ve garnizon komutanının yan yana saf tuttuğu tribünün önüne yaklaştıkça,  sanki heyecandan mecali kesilmiş bacaklarımızı az sonra içine çekecekmiş gibi ayağımızın altındaki toprak birden kabarır, aşılmaz olurdu. Tam valinin huzurundan geçerken bayılan çocuklar olurdu heyecandan… Belki de korkudan…

    Bütün okulların geçit merasimi nihayete erdiğinde artık, şiir, türkü, konuşma faslına geçilirdi. Bütün şiirlerde Atatürk, bütün konuşmalarda yine Atatürk olurdu. Her okulun muteber öğrencisi hançeresi yırtılıncaya kadar bağıra çağıra okurdu şiirini… Hele bir de araya birkaç damla gözyaşı düşürebilecek kadar duyguluysa, alkışların büyüğü ona giderdi. Ben hiç öyle muteber bir öğrenci olamadım nedense. Kimse bana stadyumu dolduran 3 bin kişinin önünde okuyacağım kısacık bir şiir bile vermedi.

    Şimdi düşünüyorum da, aslında en sevinçli günlerimiz olması gereken bayramlar bile nasıl bir hazır kıta disiplini içinde yürütülürmüş meğer.  Tam da tek tip toplum mühendisliğinin yaş kuşağımızdaki tezahürüydü bu… Aslında o bayramların altında acı ve ölümle yoğrulmuş bir tarih saklanıyordu; “Ah benim kara önlüklü bayramlarım/altı mezar üstü karnaval” (En Kısa Türkiye Tarihi şiirimden…)

    O yüzden eski bayramların heyecanı, hep bir korku eşliğinde çırpınır içimde. Bizim için darbe demek,  o zamanlar “Uygun adım marş! Kafanı dik tut, karşıya bak! Valinin önünden geçerken ellerini iki yanına kilitle, keskin bakışlarla sağa bak” demekti. Şimdi daha fazlasını ifade ediyor şüphesiz…  Ama sanırım, çocukluğumuzdaki kadar korkutucu gelmiyor.

    ***

    Cumhuriyet yazarlarının gözaltına alınmasını, Evrensel Kültür, Tiroj ve Azadiya Welat gazetelerinin, haber ajanslarının kapatılmasını kınıyorum. FETÖ diye yola çıktılar, şimdi edebiyat dergilerini kapatıyor, Türkiye’nin en saygın gazeteci ve yazarlarını tutukluyorlar. Susturulmuş, dilsiz bir toplum istiyorlar. Ama özgür basın emektarları ne olursa olsun susmayacak, bütün kalbimle inanıyorum buna…

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları