• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    KARAM-3

    Yine gidemedim. Annem çıkıncaya dek orada başucunda bekledim. Gücüm tükenmiş gibiydi. Eşime telefonla bilgi verdim. O da gelmek istedi ya, “Daha sonra…” deyip geçiştirdim. Ona nasıl anlatacağımı bilemez halde, şimdiden kara kara düşünmeye başlamıştım.

    İki gün sonra annemi alarak eve doğru yola çıktık. Terden ve sıkıntıdan ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilmez halde evin bahçe kapısında arabadan indik. Çocukluğumun en güzel zamanlarını yaşadığım, her ağacını, her çiçeğini hatta kuyusunu ezbere bildiğim altı kerpiç, üstü ahşap evime yıllar sonra utançla girdim.

    Haydi, ben sormamıştım da, annem neden merak etmemişti o hasta çocuğu… Kime bırakmış ya da emanet etmişti onu… Ben sormadan o söyledi. “ Can beni hasta bir yakınımın yanında refakatçı olarak kalıyor zannediyor. O yüzden aramadı, sormadı. Yoksa ne çok düşkündür bana… Hoş, başka kimimiz var ki? Komşularımız sağ olsun, pek ihtiyacı olmasa da ilgilendi onunla… Nasıl yani… İhtiyacı neden olmasındı ki?

    Annemi odasına çıkardım. Yorgundu ki hemen uyuyakaldı. Eşyalarımı eski odama götürüp ben de biraz uzandım. Sabahın ilk ışıkları bahçedeki ceviz ağacının yaprakları arasından geçerek yüzüme vurduğunda uyur ile uyanıklık arası bir haldeydim. Aşağıdan kaynayan taze sütün, kızartılan ekmeğin ve yağda kavrulan murtuğanın kokusu geliyordu. Nasıl da özlemişim. Bir an çocukluğuma gittim. Annem kalkmış mıydı ki…  Sonra beni asıl şaşkınlığa düşüren, bir sazın inleyen telleri ve ona aşkla eşlik eden güzel ahenkli bir ses oldu.

    Uzaktan ve yürekten içime işleye işleye geliyordu. Bu türküyü annemin, hele hele babamın ne çok sevdiğini anımsadım. Babam da saz çalar ve güzel türkü yakardı. Bana da öğretmek istemişti de bir türlü beceremediğimi görüp vazgeçmişti.

    Yüksek minarede kandiller yanar/Kandilin şevkine bülbüller konar/İnsan sevdiğine böyle mi yanar”

    Ses yaralarımı otarcasına yüreğime değerek, bentleri kıra kıra geliyordu. Türküye derdi, tasayı acıyla karıp hissederek eşlik ettim. Bir taraftan da üstümü giyinip ahşap merdivenlerden inmeye başladım. Ev, her zamanki anımsadığım gibi lavanta kokuyordu. Bahçenin bir köşesine annem çok sevdiği için babam elceğiziyle ekmişti yıllar önce…  Babam aklıma düşünce gözlerim doldu.

    “Bülbülün gül ile har davası var/Ellerin benimle ne davası var”

    Sese doğru gittim. Gözlerim yaşlıydı. Arka bahçeye bakan küçük odadan geliyordu ses.

    “Yüksek eyvanlarda yatmış uyumuş/O ela gözleri uyku bürümüş/Evvel küçücüktü şimdi büyümüş”

    Odanın kapısı açıktı. Bir masa, bir koltuk ve duvarın dibinde bir karyola vardı. Pencerenin önünde arkası dönük bir genç, saz çalıp türküyü yakıyordu. Masanın üzerinde benim ve Emre’nin bir tatilde deniz kenarında birlikte çektirdiğimiz fotoğraf bulunan çerçeve vardı. Gözlerim dolmuş, nefes dahi alamaz haldeydim. Kimdi bu genç ve sağlıklı delikanlı…

    Öylece masa kenarındaki sandalyeye yığıldım. Soluğum çıkmaz olmuştu. Soğuk bir ter ensemden aşağı süzülürken, kendimi kaybettiğimi hissettim.

    Uyandığımda bir hastane odasındaydım. Doktorlar ve hemşireler başucumdaydı. Sorar gibi baktım. “Sakin olun Hüseyin Bey,” dedi doktorun biri.” Kalp krizi geçirmişsiniz. Erkenden müdahale etmeseydik, sizi kaybetmiştik. Bunu da sizi vakit kaybetmeden buraya getiren delikanlıya borçlusunuz.”

    Kimdi beni buraya getiren?! Kafamı bir türlü toparlayamıyordum. Hele dört gündür hastanede olduğumu öğrenince hayli şaşırmıştım. Doktor devam etti.” Şimdi iyisiniz. Kalbin tıkanan bir damarına stent taktık. Bir sorun yok gibi artık. Ziyaretçileriniz var. Onlar da çok endişelendi sizin için. Birkaç dakika sizi görmelerine izin vermezsem onları daha fazla tutamam herhalde…

    Kapıda önce annem göründü. Telaşı yüzünden okunuyordu. “Çok korkuttun beni oğlum çok. Kendime diye düşünürken, neredeyse…” Devam edemedi, gözleri doldu. Gelip o bildik lavanta kokulu göğsünü başıma yasladı.” Sonra da, “ Seni görmek isteyenler var bak!” Sevgili eşim Meral yüzü gözü ağlamaktan şişmiş halde girdi içeri. “Çok korkuttun bizi Hüseyin. Annem haber verdiğinde neredeyse öleyazdım. Emre ile nasıl geldiğimi bilmez haldeyim. Sahi, Emre neredeydi… Arar gibi kapıya bakındım.

    Bildiğim o gadasına kurban olduğum oğlum başını gülerek uzattı kapıdan.

    “Yalnız değilim baba, kardeşimi de getirdim sana,” dedi. Heyecandan kendimden geçiverdim yine. Kalbimi sıkıştıran ve beni kahreden gerçekle yüzleşmiştiler işte. Yüzlerine nasıl bakacaktım şimdi.

    “Emre” diye haykırdım. “Evet, baba bak sana Can’ı, kardeşimi getirdim”, dedi. Sonra onun özlediğim başının yanına onun gibi gülen gözleriyle bakan biri daha yanaştı. Nasıl da benziyorlardı birbirlerine.

    “Merhaba baba, çok korkuttun beni. Bir şey olacak diye kendi kendimi yedim.” Nasıl yani bu Can mı? Benim korkak bir tavşan gibi kaçıp bir başına bıraktığım oğlum muydu o…

    Odadaki herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Bense sadece utanıyordum.

    “Affet beni oğlum, yüzüne nasıl bakarım senin ve kardeşinin?” Annem ve eşim bana bakıp güldüler. Annemin, o mübarek ellerini öptüm. O ise “Evet çok acılar çektik. Zor bir süreçti. Benim ve Can’ın azmi sayesinde hastalığı yendik. Nasıl olsa bunları konuşacak çok zamanımız olacak. Biliyor musun oğlun mühendis olacak yakında…” Ben, bütün bunlara layık mıydım? Bu kez gözyaşlarımı, sevinçle döküyordum. Eşim, çocuklarım ve annem yanı başımdaydı.

    Dışarıda masmavi bir gök, parıldayan güneş ve özlediğim o güzel hayat bizi bekliyordu. Birbirimize anlatacak çok şey biriktirmiştik. Önümüzdeki o harikulade zamanı bir kez daha sevdiklerimden ayrı geçirmeyeceğimi biliyordum.

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları