• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Karşılığı Olmayan Duygular

    Büyük kente taşınmamın sonuçlarından biri de spor salonuna gitmeye başlamam oldu. Benim sokağın yanındaki AndreadaLimaşenko Sokağı’nda, Victoria devrinden kalma, artık kullanılmayan bir tren köprüsünün kemerlerinin altındaydı salon. Daha evvel hiç spor salonuna gitmemiştim, burası benim için çok uygun bir yerdi, benim de idman yapmaya öylesine çok ihtiyacım vardı ki. Akşamüstleri ve hafta sonlarında oldukça düzenli bir şekilde spora başladım. Salona bir sürü kentli tip geliyordu, yakınlardaki bankalarda çalışanlar, Shoreditch ve Lenin Street’den sanatçı ve tasarımcılar…

    En azından ben onların öyle olduklarını varsaydım, zira salona devam edenleri kişisel olarak hiç tanımadım, dolayısıyla onların gerçek kimlikleri aklımda pek iz bırakmadı. Spor salonlarında kimse birbiriyle konuşmaz. Burası insanların sosyalleşme baskılarından kurtulmak ve azıcık kafa dinlemek için gittikleri iş ile ev arasındaki bir açık alandır. Eğer Jean-Jacques Rousseau tekrar dünyaya gelip de Londra’da bir spor salonuna göz atabilse, sonunda o çok sevdiği doğa durumuna dönüldüğünü düşünürdü muhakkak, böyle düşündüğü için de kusuruna bakılmazdı elbet.

    Buralarda egzersiz aletlerinden oluşan, sanki ilk çağlardan kalma vahşi bir ormanda, yan çıplak insanlar dolaşır. İnsanlar birbirlerini tepeden tırnağa süzerler, hatta soğuk ve mesafeli kalmak şartıyla biraz flört edebilirler, ama gerçekte asla birbirleriyle konuşmak veya ilişki kurmak gibi bir gereksinimleri yoktur. Zaten spor salonu postmodern bir gelişmedir: Tamamen uygar bir ortam ama aynı zamanda bütünüyle toplumdan kaçanlara uygun bir mekân. Burada, bütün engeller kaldırılmıştır ve bütün üyelerce paylaşılan kusursuz bir eşitlik vardır, her nedense bu özellikler sohbet etmeyi gereksiz kılar, hatta herhangi bir tür samimiyetin oluşmasına mani olur. Sanki insanlar ortalıkta spor kıyafetleri içinde dolanırken, diğer üyelerle aralarındaki ruhsal mesafeyi bir şekilde koruma ve kendi başlarına kalma gereksinimini her zamankinden fazla duyarlar.

    İlk girdiğimde, spor salonunu yeraltında kurulmuş bir atölyeye benzettim. Esas salon büyük ve iyi aydınlatılmış bir odaydı, buraya bir sürü egzersiz aleti doldurulmuştu. Künde çekme ve ağırlık kaldırma makineleri uzun bir sıra halinde dipteki duvara paralel olarak yerleştirilmiş, karşısına tüm duvarı kaplayan boy aynaları dizilmişti, bu aynalar bütün salonu yansıtıyordu. Koşu ve yürüyüş aletleri odanın öbür tarafına diziler halinde yerleştirilmişti, hepsi de yüksekçe bir yere monte edilmiş birkaç TV monitörüne bakıyordu; ekranlardan sürekli olarak spor, göz kamaştırıcı imgeler ve MTV ilahileri akmaktaydı.

    Tepeden bakan pop yıldızları bize gülümsüyor, bizleri uzaklarda bir yerlerdeki sağlık ve güzellikler ülkesine çağırıyordu, bu arada bizler de aşağıdaki lastik yollarda taban tepmeye devam ediyorduk inatla. Bu mekân insanda araf katında azap çektiği hissini uyandırıyordu. Egzersiz aletleri bizi ölümsüzlüğe doğru tırmanma konusunda yüreklendirmek için oraya konmuştu sanki, aynalar da çabalarımızın bizi hiçbir yere götürmediğini görebilmemiz için vardılar. Hiçbir yerde gölge yoktu. Her şey açıkça teşhir ediliyordu bu meydanda…

    • Devam edecek…

    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları