• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Karşılığı Olmayan Duygular (4)

    En azından Luya–Lyudmila- ile kendimize ortak noktalar yaratmaya başlamıştık. Spor salonu sonrası soluğu publarda alıp Londra’nın beynelmilel düzeni olan saat 22 civarında evimizin yolunu tutuyorduk. Birlikte yaşamıyorduk ama birlikte yaşamaktan daha fazla zaman geçirir olmuştuk.

    Türkiye’ye davet ettiğim ilkyaz İSİS endişesiyle beni üzmemek için de olsa İzmir’e geldi. Serüvenimiz bundan sonra başlamıştı. Zira Londra’da birbirimize ayıracak çok vaktimiz olmamıştı. Veya ben öyle biliyordum.

    Tecessüs içerisinde gözünü dört açıp benimle kaldığını anlattı çok sonralarda, İslam’ın radikalliği veya ılımlısı onu ayırt etmeye zorlamıyordu. Yetişkinliğin edindirdiği tecrübelere göre ben ılımlı olsam dahi ailemden birilerinin veya bir komşumuzun bile radikal İslamcı olması onu endişelendirmeye yetermiş. Haksız sayılmazdı, zira o geldikten dört gün sonra Suruç’ta bir canlı bomba patlamıştı. Tam da bizim Kürdistan gezimizden birkaç gün önceydi, tüm plan alt üst olunca neşemiz kaçmış, üç gün boyunca Luya’nın gözüne uyku girmemişti. Şehir merkezine, AVM’ye veyahut bir konser alanına dahi gitmekten çekinir olmuştu. Bir an önce dönüş günüm gelse de şuradan gitsem tavrı mimiklerine, sıcakkanlılığına ve kelimelerine kadar gelmişti. Biraz çaresiz biraz da huzursuz olarak ben de yeni planlar yapmadan ayak uydurmak zorunda kaldım. O yaz aylarında İzmir’deki evimizden hiç çıkmadık. Sabaha kadar terasta birbirimize bakarak, bazen şarkı dinleyerek ve çoğu zaman kitap okuyarak geçirdik.

    Luya’nın sustukça açığa çıkan cazibesi ve albenisi bu dönemde daha belirgin olmuştu. Normal zamanlardan daha güzel gibi daha çekici gibiydi. Tam on iki gün boyunca benzer yemekleri yedik, benzer konularda konuştuk.

    “Günaydın, nasılsın, aç mısın, uyuyalım mı?..”

    En güzel geçeceğini düşündüğüm günlerin kabusa, berbat dediğim zamanların aslında en neşelisi olduklarını düşünmeye başlamıştım. Londra’daki kasvetli, soğuk ve karla karışık yağan yağmur altındaki kahkahalarımızın yerini İzmir’in yapış yapış sıcağında suskunluk almıştı. Her yeni gün doğan güneşin umut getirdiğini düşünerek Luya’ya sarılmayı denesem de vücudundaki dikenler önce kollarımı ardından göğsümü parçalamaya başlamıştı.

    Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz, sarsıcı gürültüyü de beraberinde getirmeseydi. Keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların ve büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı. Karşı karşıya getirilen ses tonuna, iyi ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu.

    Müstesna bir kişilikti Luya, ağır gelen onun sessizliği ve bu ihtişamlı duruşuydu.

    Son olarak ayrıldığımız günün öncesinde normalden fazla uzunlukta bir konuşma yaşadık. Tekrar Londra’ya gelip gelmeyeceğimi sordu, cevap veremedim. Belki Nazım gibi Veram olmadı ama en azından dertlerimin her kelimesine kadar dinleyen ve başımı omzuna koyabildiğim bir Luya tanımıştım orada…

    Son…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları