• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Karşılığı Olmayan Duygular

    Zaman geçti, bir kez daha aramızdaki sessizlik uzadı. Yavaş yavaş kötü anılar silinmeye başladı. Üç ay sonra, haziranda, nereden estiyse, bir başka yazdı mesaj geldi ondan. Yakın tarihte yayımlanan bir eleştiri yazım için beni kutlayan kısa bir nottu.

    Bu, cömertçe yazılmış, iyi niyetli bir nottu; besbelli bir tür barış önerisiydi, ama mesajı aldığım için memnun olsam da yanıtlamanın pek akıl kârı olmadığını düşündüm. Daha sonra, üç hafta sonra Manisa’da yapılacak, benim de katılacağım bir konferansın katılımcılar listesinde onun isminin bulunduğunu fark ettim. Bu konferansta karşılaşmamız kaçınılmazdı, hâlâ aramızdaki tatsızlığın devam etmesi fikrinden nefret ediyordum. Böylece konuyu bir miktar aklımda evirip çevirdikten sonra neticede bir cevap verme riskini göze almaya karar verdim. Sezen’in telesekreterine bir mesaj bırakarak notu için teşekkür ettim, konferans rastlantısından söz ettim ve toplantılar sırasında buluşup bir içki içme önerisinde bulunup lafı bitirdim.

    Kısa bir zaman sonra ondan yazılı bir cevap aldım. Mesajda tek bir kelime vardı: İLGİNÇ. Önceleri ne demek istediğini anladığımı sandım, ama boş ekranda sakin sakin duran o kelimeye baktıkça kafam yine karıştı. Kelimenin kendisi ilgi çekiciydi, sanki ilgiyle tınlıyordu, onun derin ilgiyle doluydu ve ben ona bakarken derine, daha derinlere gidiyordu. Bundan sonraki bir iki hafta boyunca Sezen’den art arda mesajlar geldi, belki de gereğinden fazla sayıda…

    Yine de aramızdaki yanlış anlamanın sürüp gideceğine pek de inanamıyordum. Artık bu meselenin yeniden haşlaması imkânsızdı. Sonuçta ben konferansa gidemedim. Annem hastalandı, ben de onu ziyarete gitmek üzere gezimi son dakikada iptal etmek zorunda kaldım. Sezen konferansa katılmadığımı anlar anlam az birkaç saat içinde bir sürü yazılı mesaj göndermişti bile. Neredeydim? Niye yerimi iptal etmiştim? Oraya gitmek için gerçekten ciddi bir niyetim olmuş muydu hiç? Ona söz verdiğim içkiye ne olmuştu? Ne zaman içecektik?

    İlk kez kendimi tamamen aklanmış hissettim; ona kısa bir yazıyla yokluğumun nedenlerini açıkladım. O da özür diledi, konferans dönüşü İzmir’de buluşup bir içki içmeyi önerdi. Bu kez cevap vermedim, şehir de buluşmak hiç de aklımdan geçen bir şey değildi. Zaten cep telefonum bozulmuştu, cevap verebilmek için önce telefonu tamirciye götürmem gerekiyordu.

    Üç gün sonra cep telefonum tamir oldu; telefonu açtığımda birikmiş mesajlar bir biri ardına ekranda çıkmaya başladı. Hepsi ondan gelmişti. İzmir’e döner dönmez içki teklifim için beni aramaya başlamıştı. İlk mesajı, konferanstan sonraki çarşamba günü buluşmayı öneriyordu, daha sonra yer ve zamanı hatırlatan bir mesaj daha göndermişti.

    Çarşamba gecesi gönderilen üçüncü ve dördüncü mesajlar pek öfkeliydi, söz konusu pub’a gitmediğim için beni azarlıyordu.

    “BU GECEMİ ZİYAN ETTİĞİN İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM, diyordu, BURADA İKİ SAATTEN UZUN BİR SÜREDEN BERİ SENİ BEKLİYORUM.”

    Sanıyorum ki işte tam bu dakikadan sonra gerçekten kaygılanmaya başladım, çünkü hiçbir kaçış yolu olmayan bir ilişkinin tuzağına yakalanmış olduğum açıkça belliydi artık. Bu noktadan itibaren, onun herhangi bir mesajına kesinlikle cevap vermeme kararı aldım, çünkü artık dersimi almıştım, yani en sonunda. Fakat benim bu sessiz kalma kararım, Sezen’in aynı derecede azimli ve tam ters yönde aldığı bir kararla çakışmıştı, beni her zamankinden daha ısrarlı talepleriyle bunaltma kararı yani.

    • Devam edecek…

    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları