Hakların ve koruma mekanizmalarının aynı anda ihlal edilmesi ve çökertilmesi konusunda çok iddialı bir ülkeyiz.
20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen, 21 Temmuz’da 01.00’dan itibaren geçerli olan ve istikrarla uzatılan OHAL halen devam ediyor. Olağanüstü hallerle olağandışı halleri birbirinden ayırmak lazım. Olağanüstü haller hukuk rejimleri, olağandışı hallerse hukukun olmadığı rejimlerdir.
Olağanüstü haller 1982 Anayasası’nda koşulları belli bir sebebe bağlı, birtakım durumların gerçekleşmesi halinde Cumhurbaşkanı başkanlığında Bakanlar Kurulu tarafından ilan edilir. En az 6 ay süreye bağlanır ve Meclis bunu her seferinde 4 ayı geçmeyecek şekilde uzatabilir. Olağanüstü haller zamanla somut, vaka/sebeple sınırlı dönemlerdir.
O yüzden bu dönemler, olağanüstü haller çerçevesinde hukuk rejimi düzeniyle sürdürülmeli. Ayrıca bu tür uygulamalarda hem ulusal hem de uluslararası hukuk referans alınarak ortaya konulan ölçüyü aşmamak ve çekirdek haklara dokunmama zorunluluğu vardır. OHAL ilanıyla Anayasa, AİHS ve MSHUS’de güvence altına alınmış belirli hakların askıya alınması mümkün olabilir. Fakat devletlere tanınan bu olanağın kötüye kullanılmaması için beraberinde bazı güvencelerin tanınması zorunludur. Bu güvenceler Anayasa’nın 15., AİHS’in 15. ve MSHUS’nin 4. maddelerinde yer alır. Anayasa içtihatlarında da belirtildiği üzere OHAL KHK’ları ile kanunların değiştirilmesi anayasaya aykırıdır. Nitekim insan haklarını sınırlayan düzenlemelerin sadece OHAL süresince geçerli olması gerekirken, KHK’larda yer alan kamu görevinden çıkarılmaların, OHAL kalktıktan sonra da uygulanmaya devam edeceği açık.
Venedik Komisyonu “iki tür denetim vardır,” diyor OHAL’lerde. İlki siyasi denetim, diğeri ise yargısal denetim… Parlamenter rejimlerde parlamento çoğunluğundan hükümet çıktığı için adaletli sonuç olamayacağı tahmin edilebilir. İşte orada güvence yargısal denetim… Süreklileşmiş olağanüstü hale dayalı bir rejimin olduğu, kararnamelerin kanun yerine geçtiği, üstelik de bunların anayasaya aykırı olup olmadıklarını denetleyecek hiçbir mekanizma olmadığı açık.
Bir gece yarısı ancak anayasa değişikliği ile yapılacak köklü değişimler padişah fermanlarını andırıyor. Devlet dehlizlerinde, adli makamlar süzgecinden geçirmeden kararlar alınıyor. “Anayasasız” bir devlet ve yeni rejimden söz edebiliriz artık.
Bu son KHK’lar ile ne değişti peki?
MİT müsteşarlığı ve müsteşarın atanması, görevden alınması Cumhurbaşkanı’na bağlandı, MİT’e TSK içerisinde istihbarat toplama yetkisi getirildi ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na milletvekilleri hakkında seçim öncesi ya da sonrası işledikleri iddia edilen suçlarla ilgili soruşturma yetkisi verildi. Artık fiili olarak “milletvekili dokunulmazlığı” yok. Savcıya verilecek tek bir talimatla her vekil kolaylıkla cezaevine gönderilebilir. Egemenlik, kesin bir şekilde parlamentodan Saray’a teslim edilmiş durumda. Toplu olarak meslekten ihraçlara ilişkin hükümet yetkililerinden zaman zaman, ‘Sapla samanı iyi ayırmak gerekiyor’ gibi açıklamalar gelse de KHK’larla ihraçlar devam etti.
Nisan 2017 verilerine göre, işten çıkartılanlardan en az 37 kişi intihar etti. Üstelik bunlardan ikisi suçsuzlukları ispat edilip göreve döndükleri halde, yaşadıkları bunalımdan çıkamayıp intihar ettiler. Yaklaşık 10 ay önce KHK ile ihraç edilen 7 aylık bebek annesi hemşire Sevgi Balcı kendini asarak intihar etti.
Son KHK ile işine tekrar iade edilen AKP Antalya milletvekili Hüseyin Samani’nin kızı Betül Samani Gökay ile Sevgi Balcı’yı karşılaştırırsak “adamcılığın” devletin iliklerine kadar işlediğini görürüz. Hukuka açıkça aykırı ve denetimsiz olan bu uygulamalar toplumsal vicdanda infilak ediyor. Bir cezalandırma aracı olarak görülen KHK’lar, görevinden çıkarılmış binlerce insanı “sivil ölüme” terk ediyor. Adaleti bulmamız dileğiyle.







