Kılıçdaroğlu imkanı (mı)
Evet, acelem yoktu. Aceleye mahal yoktu zaten. Yavaş yavaş olacak etkisi, hızla olursa da yine birçok başka etkenin devreye girmesiyle olacak. Olursa yani. Bir etkisi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasının.
Aynen ben de, düşkırıklığına uğramadım elbet, ben de pek bir şey, öyle bizi şaşırtacak bir şeyler beklemiyordum oralardan zaten, kurultayından, pm’sinden CHP’nin. Gandi Kemal’in kurultay konuşmasından da. Ana hatlarıyla ve ülkenin açılım, çözüm bekleyen ana sorunlarına ilişkin olarak Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri CHP’nin son 18 senelik (Deniz Baykal sultası), hadi 15 senelik ezberinin tekrarından öteye geçemedi. Baykal’ın kişisel hırslarını da dışavuran öfkeli üslubunun yerini ‘sakin güç’ün sakinliği almış, ‘güç’ ise şimdilik ertelenmişti. Çözüm önerilerindeki kolaycılık ise teknokratlıktan politikacılığa geçiş yapabilmesi için Kılıçdaroğlu’na daha zaman tanımamız gerektiğini gösteriyordu.
Amma olumsuz yazdım ben de.
Ama öyle.
Ama bir de bir şeyi sık sık vurguladı ki Kılıçdaroğlu, işte oradan bir siyaset çıkabilir. El atarsa söylediği gibi, orada iş değişebilir. Yoksulluk.
Zaten bugüne kadar toplumda oluşan, oluşmuş Kılıçdaroğlu imgesiyle de en fazla orada, oralarda, evet, şimdilik bir teknokrat kolaycılığı ile de olsa, yoksulluk meselesine değindiği, yoksullara seslendiği yerlerinde konuşmasının, örtüştü. Kendisi oldu.
Kılıçdaroğlu eğer ilk elde kendi partisi içinde bir güç, bir iktidar olmak istiyorsa, öncelikle burada durmalı. Partisini laikçilik ve askeri bürokratik vesayet rejimini koruma-kollama ekseninden yoksulluk-halkçılık eksenine taşımalı. Statükonun şirret savunusu onun ne kişisel tarihine uyar ne de güncel imgesine. Tarzına.
Türkiye’deki yoksulluk meselesi, emeğin acımasızca sömürüsü öyle bugünden yarına, Gandi Kemal ile değişecek bir durum değil elbet. Ama işte sosyoloji de önemli. Sosyolojik etki de önemli.
Nasıl Ergenekon davası alınan, alınacak hukuki sonuçlarından bağımsız olarak toplumda sosyolojik bir değişime yol açtıysa, yakın zamana kadar ‘ihtilal’ adı altında kutlanan, kutsanan darbeler artık toplumun çok geniş bir kesiminde ‘suç’, en azından ‘aşırılık’ olarak algılanıyor, ordunun da en az diğerleri kadar hata ve yozlaşmaya açık, kurumlardan bir kurum olduğu artık anlaşılıyorsa, Gandi Kemal’in söylemleri de ekonomik sonuçlarından bağımsız olarak sosyolojik bir etki yapacaktır.
Türkiye epey bir zamandır, siyasi muharebenin üstyapıda geçiyor olmasının da etkisiyle, ama özellikle Ak Parti iktidarında bir dönemin mağdurlarının ekonomik rövanşa da kalkışmalarının kazandırdığı ivme ile, kuralsız zenginleşmenin, rantiyeliğin, sömürünün şık ve muteber, yoksulluğun, hatta yoksulluktan söz etmenin adaba aykırı bulunduğu bir yer olmuştu.
Şimdi yoksulluk yeniden daha sık, daha çok konuşulur olacak. Bu mesele önemli bir iletişim platformu olacak. Bu meseleye ilişkin hassasiyetleri olanların, söyleyecek sözü olanların sesi daha çok duyulacak.
Kürt meselesi, vesayet rejimi gibi Cumhuriyet’in yapısal sorunları için Kılıçdaroğlu’ndan umutlanacak değiliz tabii ilk konuşmasını dinledikten sonra. Ama o da görecek. Bir şekilde. Görecektir. Bu ülkede yoksulluğun temel nedenlerinden birinin 30 yıldır süren savaş olduğunu.
Demokrasi olmadan, darbe yasaları değişmeden acımasız emek sömürüsünün önüne geçilemeyeceğini.
Görmezse de bu yeni sosyolojik atmosferde bu sorunları çözmeye aday eski ya da yeni aktörler öne çıkacaktır.
Bu da bir umut yazısı oldu işte.
Diyecektim ki,
Ali Kırca, Kemal Kılıçdaroğlu’na kurultay konuşması üzerinden ayar veriyordu, balans ayarı yapıyordu televizyonda egemen sınıflar adına, tam da yoksulluk söylemine işaret ederek yeni genel başkanın. Kılıçdaroğlu da izana geliyor ve şöyle cevaplıyordu hemen hemen: “Sanayici kimdir? Kendini aşmış insandır sanayici ve ülkeye hizmet etmektedir. Elbette havuzlu villada oturacaktır.”
Bir kez daha Kılıçdaroğlu
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için aday olduğunda da yazmıştım. Seçmenlere Mitterand’dan ödünç ‘Sakin Güç’ kampanya lakabı ile lanse edildiğinde. Olmayacağını, İstanbul gibi dinamik, gündelik hayattaki dinamizminin Türkiye demokratikleşmesine kuvvetle etkidiği, etki yaptığı, sürecin entelektüel öncüsü bir kente onun mali bürokrat donukluğunun, durgunluğunun uymayacağını, kazanırsa sonunda başarılı olamayacağını bilse de bu kentteki hareketliliği durdurmayı denemekten bıkmayacağını, böylesi bir hareketliliğin, dinamizmin onu rahatsız edeceğini, hatta korkutacağını. Seçilemedi.
Ama işte sonra CHP Genel Başkanı oldu. Ve şimdi, tam da Türkiye’nin bir an bile kaybetmeden sorunlarını çözmek için cesur, kapsamlı ve kararlı adımlar atması, mutabakat içinde demokrasi ve barış için projeler, eylem planları ortaya koyması gerektiği bir dönemde muhalefet yakasından sinik ve başkasının kaybından mutluluk duyan, ‘Schadenfreude’ içinde bir edayla, sinir bozucu eğretilikte bir özgüvenle ülkenin bütün sorunlarının çözümünün kendisinde mahfuz olduğunu, tasarrufu onda bu çözümleri seçimleri kazanana kadar vadeli mevduat hesabında tutacağını, gizli formüllerini ancak seçmenler kendisini başbakan yaparsa paylaşacağını imaen değil, açık açık söylüyor, rüşvetçilerin amansız düşmanı olarak kendisine mesleki ve siyasi olarak giydirilmiş imgeden sıyrılıp acılı bir ülkeye, acısından istifade rüşvet teklif ediyor. Aslında hayattan duyduğu korkunun, kariyer ihtirasının, bu kariyeri korumak için bütün risklerden uzak durma kararının maskesi olan bir gizemin altında sahiden de çözüm önerileri, projeleri, planları olduğuna inanmamızı istiyor ciddi ciddi.
Türkiye’nin tam da cesur siyasetçilere ihtiyacı olduğu bir dönemde nasıl bir şanssızlık bu. Yani halk için, halklar için. Birileri için de biçilmiş kaftan olmalı ama.
Hazırlıksızlığı, mesnetsiz ihtirası, takınılmış çelebiliği, çağdaşlık, çağdaşlaşmanın gereği olarak sunduğu ama korkaklık olduğu aşikâr bir asimile yurttaşlık iddiası onu şarkı, türkü, sinema ya da spor alanlarının kitle kültürü figürlerine benzetiyor. Bir kitle kültürüne dönüştürüyor. Hani tuttukları futbol takımının adını bile mazhar oldukları ilgiye, alâkaya halel getirmemek için vermekten imtina eden o samimiyetsiz tipolojiye.
Türkiye’nin bütün mağdur kimlik ve toplulukların hak ve özgürlükleri için, hukukları için mücadele ettiği, bir toplum olarak devam etmemizin ancak bu hukukun tesisi ile mümkün olduğunun anlaşılmaya başlandığı bir dönemde hoş bir mutabakat figürü, bir kitleselleşme-kitleselleştirme odağı.
Bütün bu özelliklerinin ve rollerinin arasında beni en fazla rahatsız eden yine de sinik acımasızlığı, o çoğu burjuva siyasetçisinde bir nebzeden daha fazla bulunması gereken acımasızlığını faziletle ambalajlamaya çalışması. Kendisini gülünç, kendi çalıp kendi oynadığı bir rekabetin sonucunda, birkaç saniyeliğine, birkaç deklanşör anı boyunca bir tehlikenin en hafifletilmiş, en eskorte, mümkün mertebe en denetim altına alınmış haline maruz bırakıp, bu poze cesaret gösterisinin karşılığında bu ülkenin yoksul gençlerinden kat be kat büyük bir tehlike ile aylarca yaşamayı, sorgusuz sualsiz ölmeyi talep etmesindeki acımasızlık mesela.
Bir yandan da CHP geleneğine nasıl da denk düşüyor. Halk yerine kitle. Meraksız. Sorusuz. Her konuda. Çözümün ne tarafı ne aktörü. Sadece talepkârı ve tabisi. En fazla şunu sorar. “Nasıl çözeceksiniz?” “Seçilelim biz çözeriz. En iyi biz çözeriz. Onu da en iyi biz çözeriz.”
“Peki, siz kimsiniz?” “Biz mi, biz Horasanlıyız”
Ülke sorunlarına ilişkin hayati sorulara cevap vermezken, vermeye gerek duymazken, kendisine ilişkin geçerken ama bazen de haince sorulan her soruyu telaşla, içselleşmiş bir suçluluk duygusuyla uzun uzun, adeta onay talep ede ede, sanki utana sıkıla ama bu duygunun, bu utancın devlet adamlığının gereği olmasa da bedeli olduğunu hemen kabul etmişçesine cevaplıyor da cevaplıyor. “En fazla Horasanlıyız.”
Not: Birinci yazı Mayıs 2010, ikinci yazı Temmuz 2010 tarihlerinde yazılmış ve önce meydaradar.com ve T24’te, sonra ahmettulgar.wordpress.com adresinde yayımlanmıştır.







