Lezgin Botan, HDP Van Milletvekili. İş adamlarının, müteahhittlerin, cebi para görmüşlerin cirit attığı TBMM’de partisinin birçok milletvekili gibi o da bir fikir emekçisi, bir eğitimci olarak farklı bir profil çiziyor. Bir edeb iyat öğretmeni. Aynı zamanda bir barışsever, bir insan hakları mücadelecisi. Uzun seneler İnsan Hakları Derneği ve Eğitim-Sen’de yöneticilik yapmış.
Lezgin Botan milletvekili seçildiğinden beri hem parlamentoda etkin olarak görev yapıyor hem de sokakta çatışma bölglerinde halkın yanında yer alıyor. Lezgin Botan’la buluştum ve kendisine hem TBMM’de olanları hem de dokunulmazlık tartışmalarını sordum:
Lezgin Botan… Eğitimci, İnsan Hakları Derneği’nin başkanlığını yapmış, Eğitim-Sen’in başkanlığını yapmış ve şimdi de milletvekili. Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
Bugün gündemde HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıkları var. Tüm partiler size karşı “Evet” yarışına girdi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle bu ince davetinizden dolayı sizlere teşekkür ederim. Sağ olun. Çizginizi hep koruyuşunuzu, programınızı da çok beğendiğimizi belirtmek istiyorum. Dokunulmazlık meselesi aslında HDP ile sınırlı bir operasyon değil. Bu Kürtlere yönelik demokratik çevrelere yönelik yapılan, Türkiye’deki yerleşik demokratik değerlerin tümüne, tüm halklara yönelik yapılan bir operasyonun bir parçası olarak görmek gerekiyor. Yani bu onun zirvesi olacak başarabilirlerse bu bir… İki; parlamenter sistemin tümden etkisizleştirilmesine yönelik. Var olan parlamenter sitemi de tümden HDP şahsında etkisizleştirmek, çünkü hatırlarsanız cumhurbaşkanı şöyle bir laf kullanmıştı; ”ben parlamenter sistemi buzdolabına koydum” demişti. Kabul etseniz de etmeseniz de sistem değişmiştir.
Burada ne demek istedi?
Burada şunu demek istedi; parlamenter sistemi artık unutun. Fiili bir başkanlık sistemi var. Geriye sadece onun yasal durumunu düzeltmek kalıyor. Bunu söylerken de işte “Ben %52 oy da aldım.” Yeterince meşru ve yasallık alanına geliyor. Onun için yani şu an HDP’ye yönelik operasyon dediğim gibi sadece dokunulmazlık meselesi ile alakalı değil. Tümden Türkiye’deki siyasi rejimin, idari yapının tümünün artık son şeklini vermeye dönük bir yaklaşımdır. Çünkü artık HDP’de mevcut olan parlamentoda her şeye rağmen hep direnen ve direndikçe de AKP’nin yüzündeki boyanın döküldüğünü sağlayan tek siyasi parti biziz. Tüm Türkiye halkları adına demokratik muhalefeti yürüten, demokratik değerleri korumaya çalışan kavgasını veren biziz. Şimdi bizi bertaraf ettikten sonra MHP’nin zaten mevcut varlıksal gerekçeleri ortadan kaldırılmıştır AKP tarafından. MHP de bunu biraz da gönüllü bir şekilde yapmış yani. Geriye ne kalıyor? CHP de ciddi bir şekilde etkisizleştirildi. İçinde direnen demokrat kişiler var ama bu mesele şahıslarla alakalı bir mesele değil. Mesele; CHP’nin şu an oynamış olduğu ve oynaması gereken rolle alakalı, misyonla alakalı olduğunu söylüyorum. Dolayısıyla bizim dokunulmazlıklarımızı kaldırarak sonra da iyice itibarsızlaştırıp, bize şunu demek istiyorlar: “Boyun Eğin! Eğer eğmezseniz saldırıya açık hale gelmişsiniz. Buradan bağlanarak tutuklarız ve baskın bir seçimle 400’e yakın vekille!” şimdi de İslam diktatörlüğü biçimden tezahür edilecek bir Türk-İslam sentezinin, başkanlık rejiminin yasası da böylece çıkarılmış olacak.

Sizce böylece başkanlığa giden yol mu açıldı?
Evet evet! Kesinlikle. Şimdi yani meclis başkanı etmiş olduğu yemin itibariyle, hali hazırda mevcut yasal gelenekler, meclis gelenekleri, meclis iç tüzüğü TBMM’deki mevcut anayasaya bağlı olarak bunu korumak gerekiyor. Bunu uygulamayı takip etmekle yükümlü olan bir meclis başkanının durup dururken bunu söylediğini düşünüyorsak bu saflık olur. Yok öyle bir şey! Yani bir tarafta dikkat edin, HDP’nin dokunulmazlıkları konuşuluyor. HDP’ye yönelik saldırılar ve eş zamanlı bir tartışma da görüyorum. Çünkü dedim ya baskın bir erken seçim… Aslında şu an HDP’nin dokunulmazlıklarının kaldırılması ile birlikte bu tartışmayı da gündemleştirerek esas amaçlarını ortaya koyuyorlar. Yani HDP’yi etkisizleştirip, seçimin mahiyeti de ortaya çıkıyor. HDP’nin dokunulmazlıklarının kaldırılması başkanlık meselesinin aslında bir yönde nasıl bir başkanlık olacağını, Anayasa’ya nasıl bir getirisinin olacağını “İslam Devleti yazılacak” falan biçiminde, “Laikliğe artık gerek yoktur” falan derken HDP’nin buradaki misyonu da aslında halklar tarafından yargılanması lazım. Dolayısıyla HDP’nin dokunulmazlıklarının kaldırılması demek Başkanlık Sistemi’ne geçişin son hali anlamına gelmektedir ve trajik olan CHP’nin temel kitlenin laik ve seküler bir kitle oluşunu hesaba katarsak CHP’nin tutumunun ne kadar trajik olduğu da açığa çıkıyor. CHP’nin burada ciddi bir operasyon yediğini çok açık görüyoruz. CHP yönetiminin aslında ciddi bir operasyon yediğini. İşte Genelkurmay brifing verdi, vermedi buna çok takılmıyorum. Bu sadece onunla da alakalı değil ama netice itibariyle dediğim gibi dokunulmazlığın kendisi ve bu tartışmalı durum Meclis Başkanı tarafından eş zamanlı olarak gündeme getirilmiş olası önümüzdeki baskın bir seçimle eğer gerçekten demokratik güçleri, HDP’yi, emek örgütlerini, Türkiye’deki demokratik muhalefeti etkisizleştirebileceklerine inanırlarsa sonbaharda baskın bir seçimle, belki ilkbaharla birlikte baskın bir seçimle Anayasa’yı tek başına değiştirebilecek sayıyı elde ettikten sonra bu planla parlamenter sistemi toprağın altına koyup orada başkanlık sisteminin yasası çıkacak. Ama bu başkanlık sisteminin de bir din devleti şeklinde olacağının işaretidir, beyanıdır, daha doğrusu AKP’nin yol haritasıdır.
Peki sayın Botan, dokunulmazlıklar kalkarken siz Meclis’te nasıl direneceksiniz? Kabul mü edeceksiniz? Direnecek misiniz?
Direnmekle neyi kastettiğimiz önemli tabi. Direnmek tabii ki orada kimseye gırtlak gırtlağa (gerçi saldırıyorlar ama) yine de bundan yana değiliz. Etkisiz hale getirilmiş bir parlamentoda, artık halkın aleyhine işleyen, emekçilerin aleyhine işleyen, terörle, torba yasalarıyla, sağlık konusunda, eğitim konusunda aldığı kararlarıyla nasıl bir toplum karşıtlığını içeren sadece ve sadece belli bir zümrenin, belli bir saadet zinciri içerisindeki bir kesimin haricinde kimsenin hassasiyetlerini, hiçbir toplumsal hassasiyeti gözetmediği, “kazan, kazan!” politikası temelini, toplumun nasıl bütün değerlerini piyasalaştırdığını, sattığının zemini olan bir parlamentoda kalmak bizim için çok da hayat memat meselesi değil.
Bundan sine-i millet mi çıkarıyoruz?
Şimdi şöyle bir şey söyleyeyim; zaten biz sine-i milletteyiz. Nedir sine-i millet? Dikkat ederseniz seçildiğimiz günden beri zaten halkın içindeyiz. Çok az sayıda arkadaşımız parlamentonun mevcut icraatını ve onların getiri yasalarına karşı demokratik hakkını kullanmak ve onları teşhir etmek üzere orada bulunmakta. Parlamento grubumuzun % 70’i kesintisiz 7-8 aydır zaten halkın içinde, halkla birlikte bütün sahalarda mücadele ediyor. Gaz yiyor, cop yiyor, saldırıya uğruyor. Klasik sine-i milleti kastetmiyorum. Burada halkla birlikte olmaksa, halkın yanında meydanlarda sokaklarda, savaşın çatışmanın olduğu bütün alanlarda halkla birlikte bulunmaksa, buluşmaksa biz oradayız zaten. Bu alanda sine-i millet 7 Haziran’dan beri pratik olarak gerçekleşmiştir. Fiili anlamda böyle. Ama niye parlamentoda kalmaya devam ediyoruz? Şunun için kalıyoruz, parlamentoda kalış sebebimiz gerekçemiz şu; biz bu halktan bir şey yetkisi aldık. Yani onları temsil yetkisini aldık ve bu temsil yetkisinin gereği devletin bu ceberut politikalarına karşı ve bu savaş politikalarına karşı AKP’nin, genel anlamda iktidar partisinin bu dayatmacı yaklaşımlarına karşı, otoriter yaklaşımlarına karşı orada zemini boş bırakmamak. Halklar adına, emekçiler adına yürüdüğümüz için orada direnmeye devam ediyoruz. Yoksa bu kişisel bir mesele değil. Ben küstüm oynamam, ben artık burada istediğim şekilde buluşamıyorum veya bana yönelik saldırılar var, ben burayı bırakıp gidiyorum… Bu kişisel bir mesele değil, bu sadece HDP’nin meselesi değil. Bu bir ülke meselesi. Türkiye’nin önümüzdeki süreçte nasıl şekilleneceğine dair bütün sahalarda mücadele. Bu işte zindan da var, parlamento da var, köyler de var, sokaklar da var, metropoller de var. Ekonomi alanında, eğitim alanında, bütün alanlarda biz bu direnişi zaten sürdürüyoruz halk adına. Onun için oradayız. Yoksa dediğim gibi parlamentoda zaten aritmetiğe bağlı olarak istedikleri yasaları getiriyorlar, çıkarıyorlar. Saraydaki zat ne emrediyorsa… Hatırlarsanız geçen gün Adalet Bakanı ne dedi? Türkiye’de kuvvetler ayrılığı prensibini çok açık bir şekilde… Evet, Anayasayı gerçekten çok açık bir şekilde çöpe attıklarının açıkça ilanıydı. “Cumhurbaşkanımız ne derse biz onu yaparız.” diyen bir Adalet Bakanı veya işte Burhan Kuzu Başdanışman işte. Diyarbakır milletvekili. ”Parlamento da bizde, yargı da bizde, şu da bizde, hepsi bizde, kız bizim, oğlan bizim, biz istediğimiz gibi çalarız da oynarız da. Siz bu ritme uymazsanız vay halinize!” Şimdi bütün bu itirafların, ki bunlar sadece itiraf değil uygulamada olan şeyler çünkü Cumhurbaşkanı şu anki parlamenter sistemi hiçleştirdi zaten. Dolayısıyla parlamenter sistemin varlık zemini olan parlamento da böylece etkisizleşti. Parlamentoda halk adına yetki kullanacak milletvekilini etkisizleştirdiğiniz zaman milleti etkisizleştiriyorsunuz. Nasıl etkisizleştirmiş? Bakın yerellerde size söyleyeyim. Bir vali karşısında AKP’nin hiçbir milletvekilinin zerre kadar kıymet-i harbiyesi yok. Dikkat edin. Kaymakamlar var. Hatta muhtarlar var bakın. Başkanlık sistemini vermiş yani. Şu an parlamentodaki milletvekillerinin hiçbir devlet-i harbiyesi yok. Sadece el kaldır, el indir. Ne yapıyor? Her bir AKP’nin milletvekiline birer tane ihale vermiştir. 5 tane 10 tane kadro falan vermiş. Onun dışında mevcut saray ne derse o yasaları bir an önce meclisten geçirmek. Onun dışında bir işlevi kalmamış. Şimdi böyle bir süreçte parlamentoyu ayakta tutmaya çalışmak yani halklar adına biz orada bir direnç gösteriyoruz, “daha bitmedi, daha biz varız.” diyoruz. Parlamentoyu işler hale getirmeye çalışıyoruz. En azından muhalefet olarak eleştiri hakkımızı o zeminde kullanıyoruz. Sesimizi uluslararası güçlere, Türkiye’deki diğer kesimlere duyuruyoruz. Çünkü önemli bir platform. Rahatsız etmeye çalışıyoruz. Yani tümden kaderimize razı olmuş değiliz. Parlamentodan tümden umudumuzu bu anlamda kesmiş değiliz.

Peki burada yalnız değil misiniz? Bir yanda ana muhalefet partisi var ki yasa değişikliklerini destekliyor. Bunu nasıl başaracaksınız?
Şimdi ana muhalefet partisi aritmetiğe bağlı değil. Niteliğe bağlı değil. Yani nitel anlamda CHP artık ana muhalefet partisi değildir. CHP’nin temsil ettiği kitlelerinin üzerine denk düşen milletvekili bazında söylemiyorum bakın. CHP’nin şu an mevcut parlamentodaki CHP grubunun durumu ve tutumu için söylüyorum. Bu bağlamda CHP ana muhalefet oyunu ilk baştan beri yitirmiştir. Alevi köylerine yönelik sünni yaklaşımlar, baskıcı tutumlar, cemevlerine yönelik saldırılar vs. bakarsanız bazı CHP’li milletvekilleri bir takım etkinliklerle tepkilerini gösteriyor ama CHP olarak bunlara karşı kendi tabanı olan önemli ve hatırı sayılır bir kesimin şu anda gördüğü bu kesime yönelik saldırılar karşısında durmaktan aciz bir CHP’den söz ediyoruz. Nitel anlamda CHP şey değil. Dolayısıyla demin dediğim gibi CHP’ye, “sen milli değilsin, sen yerli değilsin, sen projesin, sen kolpasın.” Aslında kendi niteliklerini CHP’ye atfediyor. CHP’yi bu şekilde korkutuyor. “Sen aslında bölücülerin yanında duruyorsun. Sen şusun, busun.” Ve CHP şu an ellerini kaldırmış durumda. Bu anlamda hareket edemez. Çünkü CHP ben bağımsız bir politik çizgi tutturabilmesi için, “Vay bana yerli demeyecek! Vay bana paralel demeyecek! Vay bana Kürtlerle birlikte hareket ediyorsun.” diyor gibi kaygılarla kurgularla kimlikli bir siyaset yönetemez. Ne yapacak CHP? Gerçekten Kürt sorunu konusunda ne düşünüyorsa onu söyleyecek. Gerçekten bu çatışmalı süreç değil, bakın bir savaş var artık. Kentlerin yakılıp yıkılmasına karşı bizzat vekilleri de geldiler, sahada gördüler. Bu konudaki düşüncelerini net bir şekilde ortaya koyacak ve tabii ki AKP iktidar partisidir. Doğal olarak kendi politikalarına karşı eleştiri yapanlara muhalefet partisine saldıracak, eleştirecek, onu sıkıştırmaya kalkacak. Bu kadarını da göze alsın. Alevi meselesi konusunda, cemevleri konusunda veya ne bileyim diğer Anadolu’daki halklar konusunda, halkların dilleri, kimlikleri, kültürlerini yaşaması konusunda, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasa konusundaki görüşlerini, programlarını çok daha ney bir şekilde ortaya koymalı. Zaten bu inanç hasıl olduktan sonra, özgüven hasıl olduktan sonra CHP muazzam bir şey kazanacak. Yeter ki toplum onay versin. Ama buna inanabilmesi için CHP’nin kendisini kanıtlaması lazım. Yapılacak eleştirilere, saldırılara, haklı veya haksız ithamlara karşı CHP ancak kimliğini yeniden bu şekilde kazanabilir ve AKP’nin ortaya koymuş olduğu Kürt sorunu konusunda ortaya koymuş olduğu programların çok ilerisinde program koyalı ki onu geçebilsin. AKP şu an işte “Yerel Diller” adı altında bir şey yapıyor. Sen anadilde eğitimi savunabileceksin. Bırakın CHP şu an bunun gerisinde bir tutum sergiliyor. Yani Oslo’dan başlayarak işte Kürt hareketiyle görüşmeler, “Vay sen niye Öcalan’la görüştün? Böyle olmaz!” Kürtlerin ulusal demokratik hakları konusunda oldukça ketum hatta AKP’nin çok gerisinde duran bir CHP var. Şimdi böyle bir ana muhalefet partisi olabilir mi? Ana muhalefet partisi, iktidar partisinin ortaya koymuş olduğu programların çok daha ilerisinde, çok daha net ve kararlı bir şekilde politika koyarsa ana muhalefet partisi olacak ve iktidara talip olacak. Kitleler nezdinde itibar kazanacak, güven edinecek. Dolayısıyla CHP’nin bu anlamda onların önünde durmasından başka şeyi yok. Bu söylediklerimi yapamayan bir CHP ne olacak? 2 yol var; ya ana muhalefet partisini zorlayan, onu geçen bir politika tutturacaksın ya da onun gerisine düştüğünüz vakit etkisizleşeceksiniz. CHP’nin yaşadığı şey bu. Onların yanında durmasının sebebi biraz da tabii geri çekildikçe ulusalcı bir çizgiye geliyor. Doğu Perinçek çizgisine geliyor. Dolayısıyla istese de istemese de AKP’nin bu politikalarını koluna taktı gidiyor.
Biraz da bölgeyi konuşalım. Halkın bölgede HDP’ye ilgisi nasıl?
Biliyorsunuz yani AKP’nin köyleri var. Bir de Cumhurbaşkanı sadece ve sadece AKP’nin bilgisi dışında kendisinin de saha araştırması yapan çeşitli anket şirketleri var. Gerek kendisinin her hafta düzenli olarak yaptırdığı, gerekse AKP’nin yaptığı, gerekse Genelkurmay’ın da kendince yaptığı bütün anketlerin sonucu şunu net gösteriyor. Kürdistan’da HDP hem ciddi bir yoğunluktur hem % 10 barajının üzerindedir. Vurdukları, boşalttıkları kentlerde bile şu an mevcut yüzdeliklerinin altında değildir. Bu çok önemli. Fakat Türkiye metropollerinde 600’e yakın televizyon, radyo, gazete ile yaptıkları kara propagandadan kaynaklı batıda belki ciddi bir şey var ama bölgede şu an aksine bu çatışmalar da bizi daha çok umutlu hale getiriyor. Tüm meselenin aslında silahlı çatışmayla, savaşla değil; halk şunun inancında; bizi eleştiriyorlar. Bize yönelik bir takım eleştirileri var. Haklı ve ciddi eleştirileri de var ama şunu da biliyor. Neticede bu iş siyaset yoluyla çözülecekse bunun da ancak HDP gibi bir partiyle çözülebileceğini halk biliyor. Bundan dolayı da HDP’ye olan ilgisini devam ettiriyor.
HDP barış ve çözüm süreci için bundan sonra nasıl bir yol izlemeli?
HDP barış ve çözüm süreci için şöyle bir yol izleyecektir. Birincisi onun için parlamento zemininden en azından halkın algısındaki parlamento ve sivil toplum örgütlerinin beklentisinin olduğu parlamentoda her ne kadar emekçiler karşıtı, halk karşıtı yasaların çıkarıldığı bir yer olsa bile, bu zeminde durarak umudunu diri tutmaya çalışıyor. Çünkü parlamentodan bir şekilde çıkarılışımız ve bizim de “Evet! Tamam artık! Biz de burayı bir çözüm adresi görmüyoruz.” dersek o zaman halkın siyasete olan umudunun da tümden zarar göreceğini biliyoruz. Biz bu umudu beslemeye çalışıyoruz. Bu umut parlamentoda durarak, siyaset kanalıyla, yöntemleriyle bu işin çözülebileceği umudunu diri tutmaya çalışıyoruz. Bunu böyle sürdüreceğiz. Diğer taraftan da ciddi bir diplomatik sürece giriyoruz. Yani Kürtler ve Türkiye’deki ezilenler bugüne kadar mevcut olan ezen hükümet ve devlet ideolojisini devam ettiren düzen partilerinin diliyle hep anlatıldı, hep ifade edildi. Şimdi halkların böyle bir aracı var. HDP denen bir partisi var. Kendisini ifade etmenin kanallarını açan bir araç var. Hatırlarsanız eşbaşkanımız Sayın Selahattin Demirtaş Rusya’yı ziyaret etti. Yer yerinden oynadı. Niye? Gidiyorsun orada bin takla atıyorsun. Orada koridorlarda 5 dakika da olsa Putin’le karşılaşabilir miyim? Bir Cumhurbaşkanı portresi var, hiçbir şekilde Rusya’ya kabul edilmeyen bir Dış İşleri Bakanı gerçekliği var. Diğer taraftan neticede biz Bütün Türkiye’nin partisiyiz. 80 milyonun özlemleri, değerleri sadece AKP’den sorulmuyor. CHP’den de, MHP’den de, bizden de. Hepimiz bütün Türkiye’nin parlamento dışındaki siyasi partileri bundan sorumlu. İktidar olmayabilirsiniz. Bir siyasi partinin varlık gerekçesi nedir? İdeolojik anlamda ve politik anlamda halka ne diyor? Diyor ki; “Ben, senin sorunlarını böyle bir programla daha iyi çözerim.” veya “Senin problemlerini çözme iradesine sahibim.” Şimdi dolayısıyla bu ister parlamento dışında olsun, ister parlamento içinde olsun hele parlamentoda 3. parti olan ve grubu bulunan, nitel anlamda şu an Türkiye’de demokratik muhalefeti üstlenmiş olan HDP’nin gidip Rusya’yla konuşması, Türkiye’nin sorunlarını çözmeye çalışması kadar doğal bir şey yok. Dikkat edin! Eşbaşkanımız Amerika’ya gidiyor. Yer yerinden oynuyor. Rusya’ya gidiyor. Yer yerinden oynuyor. Niye kardeşim? Türkiye’deki 80 milyon insan sadece AKP’nin mahkumu olmak zorunda mı? Sadece AKP mi var? Bu diplomatik zeminde de mücadelemiz sürecek. Diğer bir şeyimiz var, sokaklarda, meydanlarda sivil toplum örgütleriyle, barıştan yana olan bütün kesimlerle bunu diri tutarak, bunun mücadelesini de vererek ciddi bir gücüz aslında hepimiz. Biz çoğuz yani. Dolayısıyla basın yoluyla uygulanan ambargoyu da kırarak İstanbul, Ankara, İzmir gibi Türkiye metropollerindeki gençlikle, halkla, kadınlarla buluştukça AKP’nin savaş direncini kıracağız ve çözümü kesinlikle gündemleştirebileceğimize inanıyorum.
Sizce HDP, Türkiye halklarına ne vadediyor?
HDP Türkiye halklarına bir arada, kardeşçe, herkesin onuruyla, emeğiyle geçindiği demokratik bir ülkede korkusuz, kaygısız yaşamayı vadediyor. Yani amasız, hilesiz, tartışmasız, herkes için adalet, herkes için barış, herkes için özgürlük, herkes için iş, aş, herkes için demokrasi.
Peki bir vekil olarak öncelikli görevlerinizi nasıl tanımlayabilirsiniz? Öncelikleriniz nelerdir?
Önceliklerimiz arasında bu gerilim havalarının bertaraf edilmesi için karşılıklı ateşkesin sağlaması konusunda halktan vekalet yetkisini almış insanlar olarak barış temasını ciddi bir şekilde işlemek ve karşılıklı çatışmayı durdurmak ve bunun arkasında sivil demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü, kadınlardan, gençlerden, halktan, emekten yana olan bir anayasa. Dolayısıyla herkesin felsefik, sosyal, siyasal, kültürel aidiyetlerinin garanti altına alındığı, kimsenin bundan dolayı aşağılanmadığı, dışlanmadığı, küçümsenmediği, suçlanmadığı bunları ifade ederken demokratik bir anayasa ile bunları güvence altına almaktır.







