Askerden dönüşünde kendisini topluma kabullendirmiş bir genç olarak geziyordu her yerde. Daha ikinci günde çevrenin ona nasıl farklı baktığını gözlemliyordu. Sopanın iki ucu vardır; bir üst, bir de alt ucu. Ortasından tutup çevirirsin, üst uç alt uç olur, alttaki uç da yukarı gelir. Fakat sopanın kendinde hiçbir değişiklik olmamıştır. Tıpkı sopa gibi halinin değişmediğini düşünüyordu. Hala askere gitmeden önceki Marko neyse, bugün de öyleydi. Askere gitmeden önce ona ‘korkak’ diye bakan insanlar, bugün merhametle, onurlu bir adammışçasına karşılaştıkları anda şapkalarını çıkarıp hürmet ediyorlardı.
Fakat o sopa hiç değişmemişti. Aynıydı.
Günler geçmeye devam ediyor, sabahları adını bilmediği kadınla karşılaşıyor, “Günaydın” diyor ve işe doğru yola koyuluyordu. Her sabahı iple çekmeye başlar olmuş, kıyafetlerine, güzel kokulara, saç ve sakal tıraşına daima özenen birisi olması onu bir adım öne çıkarmıştı. Küçük ayrıntıları not defteri misali hafızasında biriktirmeye başlamıştı.
Kadın evli değildi. Resmi dairede çalışıyordu. Hiçbir akrabası veya görüştüğü, samimi olduğu kimse yoktu. Evden işe, işten eve mazbut bir yaşamı vardı.
Bu veriler Marko için şimdilik yeterliydi. Doğru anı bekliyordu. İşten geliş saati onun kurstan çıkış saatinden önceydi. Bu yüzden öğleden sonraları onun için kayıptı. Bildiğin bir kayıptı. Elinde olsa öğleden sonraları yok etmek isterdi. Öğleden sonra diye bir zaman dilimi olmaması için uğraşırdı. Çünkü o sıralar nefes alması anlamsız, yediği yemek tatsız, içtiği sigara yavan gelirdi. Tüm öğleden sonra tek işi, akşam göreceği veya sabah karşılaşacağı Sevtap hakkında düşüncelere dalmaktı. Karşılaşınca konuşacaklar mı, yoksa birbirlerine kafa sallayıp geçecekler mi veya Sevtap onu görmezden gelirse ne yapacaktı?! Görmezden gelmek ne boktan bir durum, diye düşündü. Bu, Marko’nun hiçbir zaman düşünmek istemediği bir andı. Düşünse de gerçekleşmesine tahammül edemeyeceği bir an… Zaten tahammül ve kabullenmek üzerine hiç imtihanı olmamıştı daha önce. Onun dünyasında her hadisenin bir sebebi vardı. Araba lastiği neden patlar? Ya çivi batmıştır, ya da cam parçası lastiği zedelemiştir, bir süre sonra o da dayanamayıp patlamıştır. Hayat bu kadar basitti. Karşılaştıkları sırada Sevtap’ın ona bakışlarını düşündü, sıcaklığını, dudaklarını bir lama gibi sağa sola yayıp gülümsemesini… Bu kadın başkasına böyle gülmüyordur, diye geçirdi içinden. Birkaç kez karşılaştığı kadını, müthiş bir sahiplenme içgüdüsüyle düşünmeye başladı bu kez. Cebinden çıkardığı tütün tabakasından bir sigara sardı kendisine. Düşündü. Biraz daha Sevtap’ı düşündü. Kalkarken, önce sevmeye sonra da tapmaya karar verdi.
Günler geçiyordu… Sevtap Hanımın yüzünü sadece sabahları görüyor, kuru bir “Günaydın” ile karşılaştıklarında, gözbebeklerine olabildiğince yumuşak ve “beni gör artık” bakışı atıyordu. Bir neden gerekliydi, “Günaydın”ın yanına sıkıştırılması gereken bir cümle olmalıydı. Posta kutusuna göz attı Marko. Belki bir ihbar kâğıdı, korkarak elini uzatsa da belki hayranlardan gelen bir mektup, belki bir kâğıt parçası umuduyla… “Yanlışlıkla benim posta kutuma bırakılmış…” diye söze başlayacağı bir neden gerekiyordu. Evet, belki sinsice bir düşünceydi, ancak Marko’nun içinde Sevtap Hanıma karşı tek bir kötü hissiyat yoktu. Sıkı kalçalarından çok beynini avuçlamayı istiyordu. Onun konuşma şekline, ses tonuna ve duruşuna bakınca, var olan asilliğin geçmişinden kalan birtakım acılarla yapıştığını hissetmişti. Bunu ve hatta daha fazlasını öğrenmek istiyordu. Aklına gelen en son düş belki de Sevtap Hanımla sevişmek, onunla tatmin olmaktı.
Şimdilik bunu aklının hiçbir köşesinde canlandıramıyordu.







