• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Marko 6

    Yine olağan bir sabahtı. Marko en güzel kıyafetlerini giymiş, kokularını sürmüş, merdivenden aşağı inerken tüm geçmişini ayağının altında ezercesine topuklarını taşa vuran Sevtap Hanım’dan ses gelmesini bekliyordu. Gelmişti… Daire kapısını açıp dışarı attı kendini. Sevtap Hanım önünden geçerken yine göz göze geldiler, “Günaydın” dedi Marko, yine aynı tebessümle, yine afetliğini sere serpe Marko’nun önünden geçerken, “Günaydın” diye karşılık verdi Marko. Olmamıştı… Aralarında tek bir elektriklenme veya ekstra bir mevzu geçmemişti. Sevtap’ı karşında tutacak bir konu yoktu ve bunun için kendini suçlamaya bile başlamıştı.

    “Beceriksizsin, utangaçsın, korkaksın Marko!” diye söylendi içinden. Apartmandan çıkıp Asansör’e doğru yöneldi. Bir sigara yakıp, zihninde durum değerlendirmesi yaptı. Elde bir veri yoktu, aynı verileri birleştirip duruyordu. Öte yandan böylesine güzel bir kadının, bu kadar uzun süre tek başına kalamayacağını, kalsa da arada küçük kaçamaklar yapacağını varsaydı. Asansör’e onunla birlikte binen çifte göz gezdirdi aşağı inerken. Parmaklarındaki alyansa gözü ilişti. Nişanlı çift avukattı. Gün içinde erkeğin gireceği duruşmadan bahsederken onlara kulak misafiri oldu. “Kadın çok kötü durumda, ayrılmak istemiyor. Ancak adam bu işin en kısa sürede bitmesini istiyor.” Kadın sert bir üslupla söze girmişti. “Kesin biri var hayatında… Kadını iki çocukla olduğu gibi ortada bırakıyor. Adi yaratık. Ben böyle adamlara vekillik yapamıyorum.” Asansör’den indiklerinde askerden gelip, Sevtap’ı ilk gördüğü andan beri Marko ilk kez onun yerine tanımadığı bir kadını ve iki çocuğunu düşünüp, onlar hakkında üzülüyordu. “Neden hayat böyledir?” diye bir soru sordu kendisine, cevabı yoktu. Birikimleri bu tecrübelerin üstünü örtecek değerde değildi. Hava sıcaktı, adımlarını hızlandırıp iş yerine varmak için biraz terlemeyi göze almıştı.

    Sıradan bir günden öte daha az Sevtap’ı düşünüyordu. Kendisini işe verip çocukların isteklerine yöneldi. Tam da o gün öğrenci sayısının az olmasıyla her çocuğa ayrı ayrı özel ders vermeyi seçmişti. Bunu nadiren yapardı, ya çok mutlu olduğu zamanlarda ya da ailelerden özel istek geldiğinde… Mizacı gereği ne mutluluğunu gösterir ne de mutsuzluğunu ayan beyan ortaya dökerdi. Mimiksiz ve ifadesiz bir şekilde insan içinde dolaşırdı. En büyük olgunluğu, mutluluğun da mutsuzluğun da gelip geçeceğini bilmek ve her ne olursa olsun o anlara çok fazla anlam yüklememekti. Fakat bu kez durum farklıydı. İşin içine Sevtap girdiğinde sonsuzluğu görüyordu. Mutluluğun da, mutsuzluğun da bir günlük olmadığını hissediyordu.

    Mesaisi bittikten sonra bir süredir ihmal ettiği babasının iş yerine gitmeye karar verdi. Dario Moreno sokağına geldiğinde yine sigarasını seri nefeslerle çekip adımlarını kısaltıyordu. Asansör’de sigara içilmesi serbest olsa da, yanında binen veya ondan sonra binecek olup tütün kullanmayan insanlara saygı amaçlı yukarı çıkış ve aşağı inişlerde sigara ile binmiyordu. Asansör’ün önünde sigarasını söndürüp içeri geçti, yukarı çıktığında içinde garip bir boğulma hissi vardı. “Sanki bugün bir şeyler olacak…” diye mırıldandı. Babasının iş yerine geldiğinde iş önlüğünü giyip tezgâha geçti. Kalıbı düzenlenecek, dikişi yenilenecek ve ip geçirilecek ayakkabıları önüne topladı. Dikişi yenilenecek ayakkabıya gözü ilişti, muhtemelen yaşı sekiz veya dokuz olan bir kız öğrencinin ayakkabısıydı. Dikişleri düzeltildikten sonra o ayakkabıyı parlatmak gerekecek ve muhtemelen, bu ayakkabının sahibi bir düğüne gidecekti. Ailesinin de yeni bir ayakkabı alma imkânı olmadığı için okul ayakkabısını tamir ettirip küçük kıza giydireceklerdi. Bir süre ayakkabıyı elinde tutup bunları düşündü Marko. Her gün ders verdiği zengin ailelerin üstüne titrediği çocuklarla o kız arasındaki farkı saptamaya çalıştı. “Neden Tanrım?” diye iç sesiyle durumu sorguladı. Herkes bir yana, çocukların mutlu olmak için bunlara ihtiyacı olmamalı, diye düşündü… Olmamalıydı. En azından çocukların bir statüye bağlı kalmaması gerekirdi. Dikiş tezgâhına oturup yüksek miktarda özenle ayakkabının dikişlerini yeniledi, parmak kısımlarının üstünden bir kat dikiş daha geçti. “Önümüz kış, su girmese bari…” dedi, kendi kendine fısıldarmış gibi…

    Babası Münir Bey, Marko tezgâha geçince önlüğünü çıkarıp iskambil oyunu oynadığı kulübün yolunu tutmuştu. Yalnız bir adamın bu yaştan sonra başka ne keyfi olurdu ki, diye düşündü. Dikişini onardığı küçük ayakkabıyı önce boyamaya sonra da parlatmaya hazırlanıyordu. Tüm konsantrasyonunu, bu ayakkabıyı giyecek şanslı kişiyi mutlu etmek için tezgâhın üstündeki pabuçları şaşaalı bir görünüm sunmak için toplamıştı, hazırdı. Küçük kızın mutlu olmasındaki hazzı başka bir yerde alamayacağını düşündü, bu nedenledir ki “Her çocuğun yüzünün gülmesi şart.” dedi.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları