• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    MEGRÎ MEGRÎ

     

    Soğuk ayazında İstanbul’un güneş gören bir sahil kahvesine oturmuşum; sere serpe uzanmış kediler de öyle. Hava sert mi sert. Poyrazın savurduğu dalgalar kıyıları biteviye dövüyor. Martıların kanadına takılan gözüm uzaklara dalmış, çırpınıyor. Önüme açtığım deftere daha tek harf yazamamışım. Konu fazla, sorun çok olunca edebi bir şeyler düşünebilmenin zorluğu baskı yapıyor zihnime… Düşünüp duruyorum.

    Garson boyuna çay getiriyor. Çayın tazecik dokulu kokusu yanındaki simide nazire yapıyor. Ha bre içiyorum; doğrusu soğuk havada iyi de geliyor. Yukarıda bir yerlerde elektrikli sobanın sıcaklığı vuruyor sırtıma… Yani yazmak için her şey var da ben de tık yok.

    —Dayi ne yapisan, yazi yazmaği düşünisen, dedi genç bir çocuk sesi… Güneşten kamaşan başımı kaldırıp o genç yüze, çocukluğuma bakarcasına özlemle baktım. Üstü başı dökülen çocuk soğuk havaya aldırmadan masa aralarında ayakkabısını boyatacak birilerini ararken, ne yaptığıma karar verememiş olacak ki; merakla soruvermişti işte…

    Güldüm; “ He benim babam yazi yazmaği düşüniyem…” Sevinçle yüzüme baktı.

    —Amed’lisen değil abe? Birden abeliğe terfi ettiğimin farkına varıp, gülümsedim. ”He paşa Amed’liyem… Oturtup bir çay ve simit ısmarladım. Sürekli konuşuyor, memleketlisini bulmanın helecanıyla; ben de öyle… Nelerden konuşmadık ki… Neyi merak ettiyse sordu. Ne iş yaptığımı da ben söylemeden o cevapladı.

    —Yazarsan değil abe? Sakalın ayni şairlere benzi… Sahi öyle mi görünüyordum,  o güzel ve yalansız bakan gözlere…

    Devam etti…

    —Sizin işiz de zor abe. Hem düşünecahsan, hem yazacahsan; bir de devlete karşi  yapacahsan  bunlari… Devam etti:

    —Valla memlekette adam kalmadi. Zatani Amed’de bitti, adami da bitti. Ne küçesi kaldi, ne mahlesi… Bizim evimiz de yıhildi, kaçtıh bura… Özlediği memleketi düşünürken ağlıyordu; ben de…

    Birbirimizi teselli ettik, bana Şivan’dan dinlemeye alıştığım Megrî ezgisini söyledi… Sesinde gurur, sesinde acı vardı; benimse gözlerimde yaşlar…

    “Serê çiyan bi dûmane berxêmin/ Birîn kûrin bê dermane bavêmin/ Gelo çima em hawane megrî, megrî/ De menale megrî, megrî / Ev çı hale megrî, megrî / Şîn zewale megrî,megrî”

    O an usuma Brutus’un Likya’yı kuşatma hikâyesi geldi yerleşti. Yenileceklerini anlayan Likyalılar nasıl ki toplu intihara girişirler. Kucağında çocuğu ile ateşe atlar bir Likyalı kadın ki Brütüs’ün bile içi yanar.

    Xantos antik şehrinde bir anıta şöyle yazar Likya ozanları:

    ‘’Evlerimizi mezar yaptık, mezarlarımızı ev/ Yıkıldı evlerimiz, yağmalandı mezarlarımız,/ Dağların doruğuna çıktık, toprağın altına girdik,/ Suların altında kaldık,/ Gelip buldular bizi, yakıp yıktılar./ Biz ki analarımızın, kadınlarımızın,/ Ve ölülerimizin uğruna toplu ölümleri yeğleyen,/ Bu toprağın insanları/ Bir ateş bıraktık geride,/ Hiç sönmeyen ve sönmeyecek olan.’’

    O çocuğun acı dolu gözlerinde kayboldum, acımız bir oldu aktı gitti Dicle’ye… Günün birinde şehrin cümle kapısına acının şiirini yazacaktır bu şehrin ozanları…

    Ses içimde çoğaldıkça ben çocuk oldum ben özlemin kendi oldum…

    Vê tariyê biçirîrin berxê min/ Van dîrokan bidirinin bavê min / Rastiya gelê xwe em bibînin / Megrî, megrî, megrî / De menale megrî, megrî/ Ev çı hal e megrî, megrî / Şîn zewal e megrî, megrî

    Bu karanlılığı yırtın kuzum / Bu tarihleri yırtın benim babam/ Halkımızın doğruluğunu görelim / Ağlama ağlama  ağlama // Artık sızlama ağlama ağlama/ Bu ne haldir ağlama ağlama/Matem zavallılıktır ağlama ağlama…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları