Tezek ve kerpiç karışımı iki gözlü bir ev.O da ev denirse… Ağadan kurtarılmış bir dönüme yakın bir toprak parçası. İçinde derme çatma bir kümes. Ona da kümes denirse tabi… Varsın derme çatma olsun idare ediyorlardı, hele içinde on on beş tavuk, bir iki de horoz varsa bir servet sayıyorlardı. Bu kümes hayvanlarına bir anlamda dam oluyorlardı. Olsun yetiyordu onlara.
Hele o evden ki ev demeye bin şahit lazım, arta kalan toprağa yeşil soğan, maydanoz, turp, nane benzeri yani Allah ne verdiyse ekiyor, bir köy öteden suyunu kuyudan çekiyor sırtına vurup eve getiriyor, asla şikayetçi olmuyordu. Elleri ile ekiyor elleri ile biçiyor sofraya getirdiğinde değme keyfine…
Bir misafir geldiğinde; Ağalar gibi ağıla giremese de kümese girer tavuklardan birini keser, bahçenin ürünleri ile yanında Karacadağ pirinci ile yapılmış tadına doyum olmayan pilavla misafirine ziyafet çekerdi. Ne büyük keyifti…
Yumurtaları evden artarsa tabi, kendi eliyle yaptıkları çocuklarından arta kalmışsa sütü yoğurdu, kaymağı şehir pazarına getiriyor, satıyor kazandığı para ile bazen çocuklarına, bazen kendilerine siyah cızlavet lastik ayakkabı, bazen pazen ya da Amerikan bezi alıyor, köyüne dönüyorlardı.
Yetmiyordu ama olsun, bu da olmasaydı ya diyerek, Allahına şükrediyordu. Kanaatkardı. Ne isterse Allahtan istiyor, devlete hiç mi hiç yük olmuyordu. Aş istemiyor, iş istemiyordu. Okul yoktu, olmayı versin. Demek devletin gücü şimdilik bu kadar diyordu. Okul varsa üç beş hatta altı, yedi kilometre uzakta; kış kıyamet demeden, devletten servis istemeden, bir kolunun altına kitap, defter, kalemini; diğer koltuğuna o gün sınıfta yakıp ısınmak için olduğu kadarıyla tezek , odun parçaları, çalı-çırpı alarak çocuk okulun yolunu tutardı.
Anneleri varsa evinde inekleri –ki zaten zengin sayılırlardı! Onu sağar, tezek yapar, çivitle, tokaçla çamaşırları yıkar, kalan zamanda evinin önünü süpürürdü. Babalar bulursa marabalık yapıyor, ya da kasabaya ırgatlığa gidiyordu. İş bulursa yok pahasına çalışıyordu. Yani ölene kadar şehri görmeyen insanlar sınıfındaydılar.
Yaşlılar, eli iş tutamayanlar bir damın gölgesine oturuyor tabakalarını açıp sigaralarını sarıyorlardı.
Topluca düğünlere gidiyor ve yine birlikte yas evlerine taziyeye gidiyorlardı. Hemen köylü imece usulü yas evine sırayla Allah ne verdiyse en iyisini yapıp götürüyorlardı.
Birinin hastası varsa her kes atadan dededen kalma öğretileri ile ilaçlar yapar, götürür ya da önerirlerdi. Hiç birini bilmeyenler gider hasta evine canla-başla yardım ederlerdi.
Ne devlete yük oluyorlar ne de doktor ilaç istiyorlardı.
İşte hayatları böyle geçiyordu ki buna hayat denirse eğer.
İşte benim Kürt köylümün hayatı böyle akıp giderdi…
&
Taki ne zamana kadar biliyor musunuz? Bilirsiniz ama bir kez de ben diyeyim.
Evet ta ki o beş apoletli zalimin, Kürdü şehre taşıyalım diyene kadar. Yani 1982 ihtilaline kadar…
Bir gün zırhlı araçlarla köylere gelip;
-Üç gün içinde herkes köylerini terk etsin. Üç gün sonra geldiğimizde evleri yıkacağız, köyleri yakacağız, dediler. Kürt köylüsü şaka sandı önceleri. Asker böyle bir şey yapmaz. Akılları almıyordu zaten. Niye böyle bir şey yapsın ki…
Ama emir büyük yerdendi. 12 Eylül faşist cuntasından gelmişti Üç gün sonra geldiler, evleri yıkmaya, köyü yakmaya başladılar ki o zaman köylü ne kadarını kurtarabildiyse kurtarabildiklerini sırtlarına vurup ilçenin ve de kentin yolunu tuttular. Tekrar döneriz umuduyla. Ama ne çare asker evlerini yıkmış, evlerinin üzerinden tanklarla geçmiş, köylerindeki ağaçları bile yakmıştı.
Uzatmayalım eli ayağı tutanlar gittiler. Kalanlar tankların altında ezilip can verdiler. Ne ağlayanları kalmıştı ne de cenazelerini yıkayanları. Yani mezarsız gittiler. Çelik paletlerin üzerinden geçtiği topraklara gömüldüler.
Kürt köylüsü édi besse demekten yoruldu. Ama kimse oralı olmadı.
Kürt köylüsüne yapılan bu zülüm, bu vahşet, bu düşmana bile yapılmaması gerekenler ancak yirmi yıl sonra dile getirilebildi. Dile getirildi de hoş ne oldu ki…
İktidara gelen hükümetler ya görmezden geldi ya da kınamakla yetindi. Başka başkası yok…
Kendi kaderleri ile şehirlerde baş başa kaldılar. Ne yapabileceklerini düşünmekten öte bulabilenler; merdiven temizledi, hamallık yaptı, inşaatlarda çalıştı. Bulabilenler amelelik yaptı…
Su para ekmek para, bir yerden bir yere gitmek para, yeşil soğan para, turp para, nane para; süt para, ayran para, yumurta para…
Otuz dört yıl sonra; insanlar bu vahşeti unutacakken, tam da unutur olmuşken;
Sürüldükleri kentlere anca alışmışken,
Elleri az da olsa ekmeğe kavuşur olmuşken,
Karın tokluğuna da olsa -adına iş denemeyecek- işleri bulmuşken…
12 Eylül’ü aratmayan, hatta Kürt Halkının söylediklerine bakılırsa “Kürt Halkı bin yıldır böyle zülüm görmedi.” deniyor.
Kendileriyle konuştuğumuzda biz onlara soru soracakken onlar bize soruyorlar:
-Biz devlete ne kötülük yaptık ki bunları bize reva görüyor?
-Beğim bu insanlar niye ölüyor?
Gerçekten bu insanlar niye ölüyor?
Dostça kalın…
“Diyarbekir 5 Nolu Cezaevi, MÜZEYE dönüştürülsün.”
“SUR İÇİ; DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK HAVA MÜZESİ OLSUN.”
“SURİÇİ ESNAFINA ELVERELİM.
AİLELERİMİZLE ALIŞ-VERŞ İÇİN SUR İLÇESİNE GİDELİM.”







