• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Metropoller

     

    Alman sosyolog Georg Simmel, ‘On the Metropolis and Mental Life’ adlı makalesinde, şehirlilerin, şehrin süregelen kargaşasına bir anlam kazandırma çabasıyla nasıl aşırı rasyonel formlar geliştirdiklerine işaret eder. Fakat Simmel’in belirtmediği bir şey, bu insanların çoğu zaman her şeyi gereğinden fazla entelektüalize eğilimine karşı şiddetli bir tepki gösterme ihtiyacı duymalarıdır. Belki de bu nedenle en blasé şehirliler bile hâlâ romantik bir alınyazısının var olduğu inancını gizliden gizliye koynunda beslemekte… Bu insanlar Bay veya Bayan Doğru’yu bekliyorlar. Sanki ta derinlerde bir yerlerden hâlâ Kader’i çağırıyorlar, gelip kendilerini bu sonsuz alışverişten kurtarması için…

    Dante’nin zamanında toplumsal işlemler, hediye ve takas usulünün egemenliğindeydi. Fakat Rönesans’tan itibaren para, her zamankinden daha ayrımcı ve özel bir biçimde evrensel arabulucu olarak yerleşti topluma. Pek açıkça belli olmasa da para, şimdi de bizlerin olaylara bakış açımızı tamamen değiştirmekte. Para her şeyi meta gibi görmemize, yani başka bir şey karşılığında değiş tokuş edilecek şeyler gibi düşünmemize sebep olur. Futbolcular, kanser ilaçları, çikolata ambalajı, yağlı boya resimler… Bütün bu şeylerin birbirinden ne kadar farklı olduğu hiç önemli değil. Her şeyi metaya dönüştüren sistem, bunların birbiriyle oranlı ve eşit olduğunu düşünmenizi sağlıyor.

    Her şeyin bir fiyatının bulunduğu bir dünyada, her şey aynı terazide tartılabilir elbette. Birbiriyle acımasızca rekabet etmek zorunda bırakılan metaların da, varlıklarını sürdürebilmek için değişmesi, yeniliklere uyum sağlaması gerekiyor. Bunlar, Darwin’in doğal seçim sistemindeki türler gibi, “markanın” devamı için sürekli olarak kendilerini geliştirmek zorundalar. Sistem, en azından başlangıçta, heyecan verici bir şeydir; tüketici arzuları hem özgür bırakan hem de isteklere çeşitlilik kapandıran bir sistem… Sorun; para ekonomisinin zaman içinde insanın, eşyanın özelliklerine duyarlığını yitirmesine neden olması…

    Simmel’in de ifade ettiği gibi para “Olanca renksizliği ve kayıtsızlığıyla, bütün değerlerin ortak paydası haline gelir. Şeylerin özünü, bireyselliğini, özgül değerini, karşılaştırılmazlığını geri dönüşsüz bir biçimde aşındırır. Her şey, paranın durmak bilmeyen akıntısında, eşit özgül ağırlıkta yüzer.”

    Simmel’in tezine göre, bu nedenle şehirliler içinde yaşadıkları dünyaya ilişkin böylesine bıkkın ve kibirli bir bakış içerir. Bu nedenle şehirliler bu kadar rasyonel ve mesafelidir. “Para mübadelesinin beşiği olan büyük kentler, şeylerin alınıp satılabilir olma niteliğini, küçük yerleşimlere kıyasla çok daha çarpıcı şekilde ön plana çıkarır. İşte bu yüzden kentler bıkkınlığın da asli mekânıdır.”

    Giderek artan bir şevkle, bu durumun panzehri olarak gördüğümüz aşka yöneliriz. Bizler, aşkın içine kapandığımız duvarları yıkıp geçmesini, bizdeki bireysellik duygusunu yeniden yaratmasını ve benzersizlik ve özel değerler gibi kavramların tekrar onaylamasını isteriz. Ama savunma içgüdüsünden midir, alışkanlıklardan kurtulamamaktan mıdır, bilinmez; çoğu kez aşkın peşine düştüğümüzde ruh halimiz, satın alınacak bir meta aradığımız zamanki ruh halinin tıpatıp aynısıdır. Yani bir tüketici gibi davranırız. Büyük olasılıkla yirmili yaşların sonlarına geldiğimizde, o zamana kadar birden fazla birliktelik yaşamışızdır.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları