• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Monden suç

     

     İstanbul bir metropol. Her gün, her gece şehrin bir çok merkezinde sanatsal etkinlikler oluyor. Festivallerinin bazıları artık dünya çapında tanınan kültür olayları. Müzik festivali, film festivali… Bir şekilde işte ‘trendy’ de oldu bir yandan bu şehir. Moda yani şimdilerde. 8 bin yıllık bir şehrin ‘moda olması’ nasıl oluyorsa artık.Ama öyle. ‘Trend’lerle, geçici eğilimlerle yaşanmaya başlandı ya bir kere her alanda, bir şekilde tarih de payını alıyor bu ‘trend’den. Bir bakıyorsun Barcelona revaçta, bir bakıyorsun İstanbul. Şimdilerde İstanbul. Daha çok. Öyle ki İstanbul’un sadece olay yeri olarak bir kaç kez adının geçtiği romanların çevirilerinin kapağına bile bir İstanbul silueti ekledin mi ya da romanın adını değiştirip, orijinalinden farklı olarak İstanbullu bir isim koydun mu, başka türlü bir şansı oluyor o kitabın ülke dışındaki pazarda, başka ülkelerde. Eh, epey önemli sanatçı konuk, konuklar da ağırlıyoruz şehrimizde. Bazılarına ben de gidiyorum bu konserlerin, oyunların. Yerli sanatçılar da daha bir uluslararası rekabet içine girdi artık. Kimse gelmese de ülke dışından, epey bir eksantrik ortam oluşuyor, ortamlara giriliyor akşam oldu mu, biz bize de yani.
    Ve öyle ortamlarda, öyle akşamlarda işte aniden bir duygu gelir sarar beni, melankoli değil, bir utanma duygusu. Utanç. Yani böyle bu tokuşturulan kadehler, bu fuaye yarenliği, hakediyor mu bu şehrin sakinleri bunu, bunları, bu ‘müzede şu, salonda bu’ları. Şunları, bunları. Bu monden gevşekliği, huzurlu hoppalığı, sponsorlu şıklığı.
    Yani bir kaçış olsa, bir kaçış yolu kötülükten, utançtan, acıdan bütün bu etkinlikler, bu hareketli kültür sanat ortamı; yani 1930’ların Almanyası’ndaki kabareler gibi mesela ki zaten onlar da toplumsal eleştiriye, siyasi hicve yönelmiştir bir süre sonra hemen ve takibata uğramıştır Nazi döneminde… Ya da düpedüz direniş,1993’te Susan Sontag’ın Amerika’dan kalkıp gittiği kuşatma altındaki Saraybosna’da “Godot’yu Beklemek”i sahnelemesi gibi mesela: Ama ‘hafriyat’ filan gibi grupları, Halil Altındere filan gibi sanatçıları tenzih ederek söyleyeyim, tam tersine ne kaçış ne direniş, düpedüz bir kendinden memnuniyet hali burada, herkeste, bayağı bir kendini süsleme bu ortamlarla, parlatma, metropoliten bir züppelik, koket bir kentlilik takıştırması önünde sonunda.
    Farkında değilmiş gibi hepsi. Açılışlarda, galalarda, davetlerde. Onlar farkında değilmiş gibi yaparsa kimse de farkında olmazmış gibi davranıyor hepsi. Şık bir izolasyon içindeler. Sponsorlar sağolsun, mimalar da elbet, dekore ediyorlar onlara hayatı, modern, çağdaş kent hayatını. Bu dekorun içinde pek beğeniyorlar kendilerini onlar da. Katılıyorlar dekora.
    Şimdi bunları yazarken üzülüyorum da. Bütün bu ortamlarda, bu etkinliklerde, nasıl eleştirel ürünler de ortaya konuyor, ama işte onları da bu ‘vurdumduymaz’, bu kendinden memnun, sponsorundan memnun, tanıtım ve propaganda disiplinli, schengen vizesi telaşlı, proje destek finansmanı kaygılı ortamlara harç ettiğinde, hepsi, herşey bu kanlı tarihin ve müsebbibi devletin ve işte sonra da elbet bu devletin finansörlerinin işine geliyor, işine yarıyor. Bütün bu festival ve benzeri etkinlikler bir aklama girişimi, teşebbüsü oluyor nihayetinde. Şu yakın tarihi aklama. Yapılanları.
    Bu tarihle yüzleşmeden, hesaplaşmadan, rüküşlüğe dönüşüyor bütün bu şıklık çabaları.
    Bu metropolitan etkinleri, kent gezginleri kendileriyle yüzleşmedikçe, utancı paylaşmadıkça, utanmadıkça olanlardan, sadece bir dekorun parçası olacaklar bütün bu ortamlarda.
    Onların ya da ebeveynlerinin evet oyu verdiği cunta anayasasıyla yönetilen bir ülkede olduklarını onlar unutsalar da, manzara bu. Birileri hatırlar ve hatta hatırlatır onlara.
    17 bin faili meçhulün olduğu bir ülkede olduklarını onlar unutsalar da, manzara bu, dekor değil. Böyle bir devlete, bu failleri bulmayan, buldurmayan devlete vergi veriyor ve vergi rekortmenlerinin sponsorluğunda kadeh kaldırıyorlar. Birileri hatırlatır onlara.
    Burada kendinizi modern, global hayatın mensubu kenterler, uluslararası topluluğun üyesi bir ülkenin yurttaşları addedebilirsiniz, ama Genelkurmay Başkanı “sabrımız taşmasın” diyor, bakın. Kulağınız onda, değil mi? Taşarsa sabrı, ne yapacaksınız? “Biz masumuz, paşam” diyeceksiniz, değil mi? Bu nasıl yurttaşlık böyle, nasıl metropolitanlık? Kuşatma değil ama azar altındasınız.
    Bu sergi, bu konser salonlarının dışındaki bütün hayat bir ‘kozmik oda’ bu ülkede sizin için. Ne olup bittiğini sormaya cüret edemediğiniz, sizi okutan hocalarınıza, okuduğunuz gazetecilere ya da kapıcınızın oğluna, kızına, sıra arkadaşınıza ne olduğunu soramadığınız bir hayatta, sanat ile neyi sorguluyorsunuz? Neyi sorgulayacaksınız? Ciddiye alınmadığınız bir ülkede siz kendinizi ne kadar ciddiye alırsanız, o kadar utanç verici bir durum hasıl olmuyor mu sizin için? Görmüyor musunuz?
    Bu toplum ‘kolektif suç’ kavramıyla tanışmalı. Ya katıldınız, ya oy verdiniz, ya sustunuz.
    Bu kadar kan, bu kadar zulüm ve hala sürerken bunlar, bu tarih, kaçış yok, ‘no way out’, kendiyle yüzleşecek herkes. Yoksa bu ülkede, bu kentte kalmak bile meşruiyet kazandıracak olana bitene. Kazandırıyor.
    Acaba o sanatçılar, hani şu festival etkinlikleri için filan gelenler, ülkelerine döndüklerinde sizler hakkında ne düşünüyordur? Hani kuliste tanıştıkları, sahneden gördükleri sizler hakkında? Acıyor mudur, kızıyor mudur? Bütün bunların yapılmasına izin verdiğiniz için.
    O dekoratif ortamlarda bu kadar konuşkanken, dışarıda niye bu kadar sessizsiniz?
    Neden ‘evet’ diyorsunuz, sanat bu kadar çok ‘hayır’ derken?nbul bir metropol. Her gün, her gece şehrin bir çok merkezinde sanatsal etkinlikler oluyor. Festivallerinin bazıları artık dünya çapında tanınan kültür olayları. Müzik festivali, film festivali… Bir şekilde işte ‘trendy’ de oldu bir yandan bu şehir. Moda yani şimdilerde. 8 bin yıllık bir şehrin ‘moda olması’ nas


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları