• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Muhittin

    Mahlaşlı hanımların kanaviçe işlediği, redingotlu beylerin Körfez manzarasında rakısını yudumladığı bir akşamdan geçiyoruz. Efil efil esen rüzgâr, insan tenini yalarken, demirci Muhittin müşterisinin istediği avizeye son kaynak puntalarını atıyordu. Birazdan antipasla boyamaya başlayacak, kuruduktan iki ve ya üç saat içinde, müşterisi ne zaman müsait olursa avizeyi takmaya gidecekti.

    İşinde usta, hayatında henüz çırak olan Muhittin, yirmi yaşının hemen başlarındaydı. İlerlemeye çok isteği olmasa da, günler çabuk geçiyor, rutin hayatının verdiği sıkılmış halleri üzerinden atamıyordu.

    Her sabah, erken saatte uyanıyor, tuvalete giriyor, klozette otururken bir sigara yakıyor ve aynanın üstünde kalan soldan sağa yedi adet fayansa gözünü dikiyordu. Sevdiği bir kadın yoktu, daha doğrusu hayatında hiç kadın yoktu Muhittin’in. Okul okumamıştı, hiç bankaya gidip veznedeki röfleli hanımla da muhattap olmamıştı. Zira Muhittin fakir bir gençti. Ama hiç kadın arkadaşı olmamıştı. Mahalledeki kadın kuaförü, onun işten döndüğü sırada kapalı olurdu. Dostluk kurabileceği kimse denk gelmemişti henüz. Erkeklerden kurulu bir milli takım seviyesindeki arkadaşlara sahipti. Milli maçlar ardından elinde bayrağıyla heyecanlı kalabalığın en önünde kendine yer bulur, en çılgın sevinçleri toplu olarak yaşayıp, bu anları paylaşabileceği kimse olmazdı. Tabii ki erkekler vardı, sadece erkekler…

    Bu durum Muhittin’in canını sıkmaya başlamıştı. Kendisine yeni bir düzen yaratma çabasına girişti, kitap okumaya başladı, yazı yazmaya heveslendi. Bir süre sonra onların da tadı kaçtı, baktı herkes entel olmuş, herkes bu yolda çok mesafe kat etmiş, benden uzak dursun dedi. Yetişemeyeceğini bildiğin sınırlara, bir süre sonra hiç hareket etmemeye karar kılıyorsun diye ekledi Muhittin.

    Anlaşamıyordu kaderiyle, yazgısıyla barışamıyordu bir türlü. Küçük yaşta hem anasız, hem babasız kalmayı gururuna yediremiyordu. Yirmi yıldır yüzünü güldürmeyen hayattan bir beklentisi vardı. Hep kötü olacak değildi ya, bir kere de iyi hadiselere denk gelelim diyordu.

    Hiçbir masalın sonu iyi bitmediği gibi hiçbir kötü hadisenin de iyi bir sonu olmuyordu. Sabahtan akşama kaynak yaparak geçimini sürdürdüğü bu hayatta mutlu bir yön bulamıyordu. Her sokağın başı daha içeri adım atmadan kararıyordu. Cesarete ihtiyaç vardı ama o adımı atacak bir miktar akıl da gerekiyordu.

    İkisi de yoktu.

    İşte o an, fayanslara bakarken bir şiir döküldü dudaklarından.

    Onu hiçe sayan Tanrı’ya baktığını düşünerek, kafasını tavana çevirdi…

    Sen Benim Hiçbir Şeyimsin

    Sen benim hiç bir şeyimsin
    Yazdıklarımdan çok daha az
    Hiç kimse misin bilmem ki nesin
    Lüzumundan fazla beyaz
    Sen benim hiçbir şeyimsin…

    Tuvaletten kalkığında sağ ayağının uyuşmuş olduğunu fark etti. Tanrı, onu görmeye başlamış ve cezalandırma girişiminde bulunmuştu. İnançlı tarafı tekrar ağır basmak üzereydi. Lanet olsun der gibi şiiri okumaya devam etti, koridorun tavanına bakarak…

    Varlığın anlaşılmaz
    Galiba eski liman üzerindesin
    Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
    Yalnızlığı öldüresiye çirkin
    Sabaha karşı öldüresiye korkak
    Kulağı çabucak telefon zillerinde
    Sen benim hiçbir şeyimsin…

    Odasına girdiğinde sehpanın köşesine ayak serçeparmağını vurunca “hay Allah!” dedi. Teslim olmuştu. İsyana kalkıştığı bu kısa sürede Tanrı iki kez cezasını kesmişti. Paslı ve boyalı tulumunu giydi. Ayakkabısını bağlarken, nikotinden siyahlaşan dişlerinin arasına bir sigara yerleştirdi ve sağ ayağıyla evden çıktı…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları