• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Mülteci Olmak Bir Tercih Değildir

    Mültecilik, son altı yıldan beri, Almanya’da, Fransa’da ya da başka bir yerde değil; burada, bir geçiş ülkesinde, Türkiye’ye gelen, kalmak zorunda olan başka ülkelerin insanları örneğinde yaşanıyor.

    Aydınlatıcı olması açısından Türkiye’nin mülteci yasasının önemli bir özelliğini belirtmek gerekir. Türkiye, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden gelenlere mülteci statüsü vermemektedir. Bunun nedeni, Türkiye’nin tarafı olduğu 1951 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşmesi’ne (Cenevre Sözleşmesi olarak da biliniyor) ve aynı şekilde 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na koyduğu coğrafi çekincedir. Buna göre Türkiye, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ülkelerden gelenlere politik sığınma hakkı tanımamaktadır. Yani Türkiye sözleşmeyi coğrafi sınırlama ile uyguladığı için Avrupa dışından gelenlere geçici ikamet izni vererek, bu kişileri Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği aracılığıyla mülteci kabul eden ABD, Kanada, Avustralya gibi ülkelere yerleştirmeye çalışmaktadır.

    Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden gelenlerin büyük bölümü için Türkiye, Avrupa’ya geçiş ülkesidir. Bunların kalmaya niyetleri yoktur. 2000’li yıllarda tipik geçiş yolu, Türkiye ile Yunanistan ve Bulgaristan arasındaki sınırlardı. Türkiye’ye güneyden girip değişik yerlerde konaklanarak İstanbul’a geliniyor ve buradan sınıra gidiliyordu. Arazi mayınlı olduğu için sınırı geçmek kolay değildi. Basında sık sık iki ülke arasındaki mayınlı arazide kalan kaçak göçmenler haber oluyordu. Yunanistan’a veya Bulgaristan’a geçebilenler hemen iltica başvurusu yapıyor, bir yolunu bulabilirse Batı Avrupa ülkelerine doğru yola devam ediyorlardı. Geçemeyenler ise, şanslarını yeniden denemek için bekliyorlardı.

    Parası olmayan insan, ülkesinden Türkiye’ye ve Türkiye’den Almanya, Fransa, İngiltere ya da İsveç gibi uzaktaki hedef ülkeye kaçak yollarla ulaşamaz. Neyi varsa satarak ya da akrabalarından borç alarak yola çıkmaktadırlar, geçtikleri güzergâhtaki insanlar da bunun bilincindedirler.

    Mülteci, devlet için bürokratik işlemlerden ve bazı ödemeler nedeniyle masraf kaynağından ibaret değildir. Mülteci ekonomisini sadece kaçak olarak sınırı geçiren şebekeye ödenen yüksek ücretle sınırlı görmek de doğru değildir. Bu insanlar ülkenin bir ucundan girip başka bir ucundan çıkmayı başarıncaya kadar yemek, içmek, barınmak ve çalışmak zorundadırlar. Kaçak oldukları için her şeyin bedelini fazlasıyla öderler. Otel sahipleri, kiralık konutu olanlar, gıda satanlar, kılavuzluk yapanlar, kısaca herkes mültecilerden ne koparabiliyorsa almaya çalışır. Son yıllarda, Suriyeliler örneğinde açıkça görülebileceği gibi, ülkede hemen her alanda çalışan bir mülteci ekonomisi vardır. Mülteciler para kaynakları kısıtlı olduğundan en az ücretle en kötü işlerde çalıştırılırlar. Buna yaygın fuhuş da eklenmiştir.

    Mültecilik zorunlu göç kapsamında değerlendirilmelidir.

    İnsanın kendi doğduğu topraklardan kopup, adı her ne kadar ”umuda yolculuk” olsa da, o kadar bedeli ödemesi, hatta ölümü göze alması, hiçbir şeyle değil, ancak ölüm-kalım savaşı vermek zorunda kalmasıyla açıklanabilir. Ve ne kadar acıdır ki; bu ölüm kalım savaşının temelinde savaşlar var. Ölümden yaşama gidişte, ironik olarak, mayınlı yolları, ya da batması çok muhtemel teknelerle yolculuk yapmayı göze almaları savaşın getirdiği çaresizliktir. 1993’den günümüze 30 bin insanın boğularak can verdiğini Bilimsel Araştırma Merkezi’nden (CNRS) uzman Nicolas Lambert söylemektedir. Avrupa’ya “kaçak” yollardan girmek isterken Akdeniz’de boğulan göçmenlerin sayısı geçen yılın aynı dönemine göre otuz kat daha fazladır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği sözcüsü Adrian Edwars yaptığı açıklamada, 2015 Nisan ayı “en zalim ay” olarak değerlendirilmiş. Sadece bu ayda 1776 kişi boğularak can verdiği dikkate alındığında, ”umuda yolculuk”a çıkan bu insanların, Akdeniz’in dibindeki hikâyeleri çok şey anlatmakta/ ya da anlatamamaktadır. ”Umuda” doğru yola çıkarken ölümün en trajiğini yaşayan göçmenlerin, istatistiklere bakıldığında ölüm oranları, bir iç savaşta ölen insan sayısını fazlasıyla geride bırakacak kadar dudak uçuklatmaktadır. UNICEF’in, ”87 milyon çocuk savaş bölgesinde yaşıyor. Savaş en çok çocukları mağdur ediyor” açıklaması gelinen vahim durumu sergilemektedir.           Unuttuklarımız; sadece 1980-83 yılları arasında 29.500 insan Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı. 12 Eylül darbecilerinin baskı ve zulmünden dolayı Avrupa ülkelerine iltica başvuruları yaptılar. 1990’lı yıllarda Kürdistan’da, T.C. devleti tarafından 17.500 faili belli cinayetler işlendi, dört bin köy boşaltıldı, 300 bin insan Avrupa’ya zorunlu göç etti.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları