Murat Menteş’in OT Dergisi’nde, “siyaset ile hayat arasındaki ilişkinin bir ölçüsü olmalı. Okulda, sokakta, televizyonda, mahkemede, otobüste, takside, evde…her yerde siyasetin baskın çıkması pek akıl kârı değil. Zira siyaset bir tanzim ve organizasyon işidir. Kendini dayattığında, toplumun ahengini bozar. O zaman da hayatın içinden gelen bir reaksiyon, kafa karıştırıcı bir sürpriz niteliği taşıyabilir. Aslolan hayattır çünkü. İnsanlar mutlu olma eğilimindedir.” sözleri bana, bir gece yarısı yataklarında polis panzeri altında kalarak yaşamlarını yitiren biri altı, diğeri yedi yaşındaki iki kardeşi, Furkan ve Muhammet’i ve onların yaşama ve mutluluğu kovalama hakkını hatırlattı…
Uykusunda, belki de rüyalarının en güzel yerinde polis panzeri altında kalarak yaşamını yitiren Furkan, Muhammet ve onlar gibi polis kurşunu, gaz bombası ya da zırhlı araç çarpması sonucu acımasızca hayattan koparılan diğer 76 Şırnaklı çocuğun (Evrensel Gazetesi haberi) yaşama hakları, mutluluğu kovalama hakları ellerinden alınırken kim siyasetin adalet duygumuzu ve vicdanlarımızı esir almadığını iddia edebilir?
Asli görevleri biz yurttaşları barış, güven ve huzur içinde yaşatmak olanların “bu bir kazadır, çocuklar da kaza ve kader kurbanıdır” açıklaması da, bizim utanç verici sessizliğimiz de siyasetin hayata kendini dayatmasının sonucundan başka bir şey değil mi?
Thomas Jefferson, Benjamin Franklin, John Adams, Robert Livingston ve Roger Sherman tarafından 1776 yılında kaleme alınan ‘Bağımsızlık Bildirgesi’nde, “Tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve ‘Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğa erişme’ haklarının bulunduğu gerçeklerinin apaçık ortada olduğunu kabul ediyoruz” yazar.
Mutluluğu kovalamak, hayatı var olmak ya da yok olmak kavgasının ötesine taşımakla mümkün. Kendi var oluşunu öteki gördüğünün yok edilmesinde arayanlar, önce siyaseti hayatın her alanına sokar sonra adalet duygusunu yok eder ve kötülüğü sıradanlaştırırlar. Çatışma toplumun her kesimini teslim alır. Siyasetin dili günlük yaşama egemen olur. İhanet suçlamaları, ihbarlar, kötücüllük alır başını gider. Güven yok olur. Sosyal sermaye tükenir. Yasaklar esas, özgürlükler istisna haline gelir. Neşe yerini hüzne, coşku yerini kaygıya, yaşam yerini ölüme bırakır.
Bugün, aslolan hayattır derken, mutluluğu kovalama hakkının çok uzağında, gerçekten hayatta kalmayı kastettiğimiz ilk basamaktayız. İki yıl önce bir grup insan, ortak vicdanı temsilen sesimizi duyurmak için Cizre’ye, Diyarbakır’a gittiğimizde, “Aslolan ölüm değil hayattır; aslolan insandır, insanın özgürlüğü, insanın mutluluğudur. Artık yeter! Çocuklarımızı kurban etmeyin, bizleri kurban etmeyin; geleceğimizi, bin yıllık kardeşliğimizi kurban etmeyin. Yarın çok geç olacak, farkında mısınız?” diye haykırmıştık…
İki yıl sonra çok daha tehlikeli ve çok daha derin bir fay kırığının üzerinde bulduk kendimizi…Hiçbir şey öngörülebilir değil. Bu geleceğin ortada olduğu ve öngörülmeyen yeni bir şeyin biçimlenmekte olduğu bir durum değil. Hayatın normal akışını ve olağan olanı kaybettik. Olağan olanın ne olduğunu içinde yaşadığımız “olağanüstü hal” ile tanımlar olduk…
Aslında 16 Nisan’da oyladığımız “Anayasa değişikliği” ve açıkça yetki gaspıyla yasa dışılığını tescil eden referandum sonuçlarını ilan etme biçimimiz ile uzun bir süre mutluluğu kovalama hakkımızı rafa kaldırdık. Bu gerçeğin soğuk yüzünü her gün daha çok hissedeceğiz. Yandaşa dönüşmeyenin nefes alma olanağının sınırlanacağı, 2019’a kadar herkesin itiş kakışa katkıda bulunacağı ama hiç kimsenin ortaya çıkacak sonuçları, kontrol etmek bir yana, tahayyül dahi edemeyeceği günler bekliyor bizi. Çünkü bu oyunun artık açık seçik kuralları ve bir hakemi yok. Üstelik atacağımız adımları ölçeceğimiz değerlerimizi de siyaset aldı elimizden…
Blöf ve hile yapmanın sıradanlaştığı ve gerçeğin bir gün ortaya çıkacağı saf inancının bir karşılığının kalmadığı bu noktada bu yapılanların amacının herkes tarafından görülüp anlaşılmasının, açıkça anayasaya, evrensel hukuk ilkelerine ve hatta yasalara aykırı olmasının da pek önemi yok. Yapılanların hepsi kitlelerin desteğine dayanılarak yapılmaktadır. Millet iradesi denilen de budur. Hannah Arendt, totaliter hareketler, kamusal konularla ilgili bilgi ve fikir sahibi olan yurttaşları değil, kitleleri hedefler ve kitleleri fanatik yandaşlara dönüştürerek yol alır der.
Asıl korkutucu olansa fanatik yandaşların adaletsizlik başta olmak üzere tüm olan biten karşısındaki kayıtsızlığıdır. Bu kayıtsızlık sadece muhaliflere yapılanlara karşı kayıtsız kalmakla sınırlı değildir. Kendinden olan hatta geçmişte seçtiği Cumhurbaşkanının, başbakanının, bakanını harcanmasına, horlanmasına karşı da yaygın bir kayıtsızlıktır. Daha düne kadar Cumhurbaşkanı, genel başkan ve başbakan belledikleri şahıslara karşı tutumları tam da budur. Tüm totaliter rejimlerin fanatik yandaşları gibi, konumlarına ve kazanımlarına dokunulmadığı sürece kendilerini yok eden kararları dahi büyük bir arzuyla ve şevkle desteklerler ve destekleyecekler… Ta ki, bu konumları ellerinden alınana kadar.
Bu gidişe dur diyecek olan yine bizleriz. Hayatı siyasetin elinden kurtarmak, yeniden toplumsal ahengimize kavuşmak, ortak vatanda ortak yaşamı kurmak ve yeniden mutluluğumuzu kovalamak için her kesimden, her inançtan, her partiden, her siyasal görüşten, her bölgeden, her halktan yurttaşlar; siyasal parti, ideolojik aidiyet, inanç, din, mezhep, milliyet ayrımı gözetmeksizin bir araya gelmek zorundayız.
Hayatı esir alan tehlikeli kutuplaşmayı bize dayatan, siyaseti “yaşam, özgürlük, mutluluğa erişme hakkı”nın bir aracı olarak değil, bizatihi amacı gören zihniyete hayır diyen bir büyük yürüyüşü başlatmazsak bu kez gerçekten hepimiz için çok geç olacak.







