• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Muzaffer Kaya: Biz savaş ortamında zaten kendi mesleğimizi yapamayız
    Muzaffer Kaya: Biz savaş ortamında zaten kendi mesleğimizi yapamayız
    22 Haziran 2016 09:00
    Font1 Font2 Font3 Font4
    Bu Haberi Yazdır

     Barış için Akademsiyenler Grubu’ndan Muzaffer Kaya bundan geçen kış  grubun yayımladığı ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı bilidiri nedeniyle üç meslektaşı ile birlikte tutuklandı ve hapis yattı. Her ne kadar bu tür tutuklamalar insanlara gözdağı vermek için yapılsa da, Muzaffer Kaya karşıma oturduğunda,  son derece kararlı bir barış mücadelecisi  ve cesur politik bir insan gördüm.

    2016-06-18 14-48-08

    Muzaffer Kaya’ya bilidiri ve hapis sürecini ve barış imkanları hakkında düşündüklerini sordum:

    Siz barış yanlısı bir akademisyensiniz. .Barış mücadelesi içinde bulunuyorsunuz. Barış isteyen akademisyenlerin gözaltına alındığı, hapis yattığı bu süreci sizinle değerlendirmek ve konuşmak istedik. Siz de tutuklandınız. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Barış için akademisyenler bildirisi büyük ses getirdi. Sizce bu bildiri Türkiye’yi nasıl etkiledi?

    Barış için Akademisyenler Bildirisi’nin önce nasıl bir ortamda yazıldığını hatırlamak lazım bence. Çünkü etkisi bununla alakalı. 7 Haziran seçimlerinden sonra kendimizi bir anda bir şiddet sarmalı içerisinde bulduk. Bir yandan Kürt illerinde hızlı bir şekilde yükselen savaş ortamı, yıkılan kentler, ölen insanlar; bir yandan da Türkiye’nin batısında patlayan bombalar ve çok büyük kıyımlar. Ankara ve Suruç’u hatırlatmak isterim. Özellikle  Aralık ayında durum daha da kötüleşmişti. Çünkü o zamana kadar daha çok polis operasyonları biçiminde süren çatışmalar Aralık ayından sonra ordunun da yani TSK’nın da kentlere girmesiyle tankların kentleri bombaladığı bir sürece dönüştü ve işte o süreçte çok ağır insan hakları ihlalleri yapıldığını hepimiz görüyorduk. Bunların karşısında tam bir suskunluk vardı. Türkiye’nin batısında herhangi bir ses yoktu, bir karşı çıkış yapılamıyordu. Özellikle 10 Ekim’deki bombalamadan sonra Türkiye’deki demokratik muhalefet adeta felç olmuş gibiydi. Bu bombalamanın sol muhalefet üzerinde böyle bir etkisi olmuştu. Biz akademisyenler olarak üzerimizde bir sorumluluk hissettik. Türkiye’nin bir kısmında insanların cenazelerinin 7 günden fazla sokakta kaldığı, çocukların öldürüldüğü ve cenazelerinin buzdolaplarında saklandığı bir dönemdi Aralık ayı. O yüzden de böyle bir dönemde biz akademisyenler görece olarak korunaklı durumda sanıyorduk kendimizi. İşte güvenli maaşımızı alıyoruz, belirli bir hayat standardının üzerinde yaşayabiliyoruz falan. Bu şekilde o korunaklı hayatı sürdürmenin bizim haysiyetimizden bir şey eksilttiğini hissetmeye başlamıştık. Ve Türkiye akademisi tarihinde ilk defa 1128 tane imza ile bir bildiri ortaya çıktı. Sayının bu kadar çok olması o durumun aciliyetinden kaynaklanıyordu. Biz tabii ki 1128 akademisyenin bir şeyi imzalamış olmasının sayı olarak önemli olduğundan dolayı ve bildirinin içeriğinden dolayı bir etki bekliyorduk. Çünkü bildirinin içeriği suya sabuna dokunmayan, ortalama bir metin değildi. Doğrudan devlete seslenen ve oradaki ağır insan hakları ihlallerine parmak basan bir bildiriydi. O yüzden bir etki yaratacağını düşünüyorduk, bir etki yaratmaması mümkün değildi. Fakat beklediğimizin çok üstünde bir etki oldu. Bunu da her zaman olduğu gibi Tayyip Erdoğan’a borçluyuz.

    Nasıl?

    Yani nasıl ki Gezi olaylarında Tayyip Erdoğan’ın “Çapulcular” söyleminden sonra insanlar bir anda artık bu kadar haysiyetsizleştirmeye karşı bir isyan ortaya koydularsa, bizim bildirimizde de böyle oldu. Gezi olaylarında Tayyip Erdoğan tetiklemişti aslında o isyanı hiçbir şekilde taviz vermeyen ve insanları aşağılayan o üslubu ile. O yüzden Gezi isyanı bir yandan da bir haysiyet isyanıdır aynı zamanda. İnsanlar haysiyetleri için ayağa kalktılar. Çünkü bizim bildirimizden 1 gün sonra Sultanahmet’te IŞİD bombalaması oldu. O bombalamaya 2 dakika ayırıp, bizim bildirimize yarım saat ayırmıştı. Yarım saat boyunca bize hakaret etti, tehdit etti. Onun üzerine toplumsal vicdanda bunun bir karşılığı oldu ve bir isyan, güçlü bir itiraz duygusu ortaya çıktı. Aslında o tehdidin amacı bizim imzalarımızı geri çekmemiz ve pişmanlık belirtmemizi sağlamaktı. Tam aksi oldu. İmza sayısı 1128’den 2212’ye çıktı bu tehdit ve hakaretlerden sonra. O imzalayanların da epey bir kısmı bildirinin içeriğine tam olarak katıldığından değil, bizim ifade özgürlüğümüzü savunmak adına, bir sivil itaatsizlik örneği olarak imzalarını attılar. Ardından pek çok meslek gurubundan… O zaman ben saymıştım. 30 civar meslek grubu… Gazetecilerden doktorlara, avukatlara, turist rehberlerine kadar pek çok meslek gurubu bildiriye destek verdiler. Dolayısıyla bildirinin etkisi Tayyip Erdoğan’ın hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği haksız saldırısı sayesinde büyüdü. O anlamda Tayyip Erdoğan’ın etkisi olduğunu söyledim. Türkiye kamuoyunda böyle bir etkisi oldu. İkinci olarak da uluslararası kamuoyunda bir etkisi oldu. Çünkü sonuçta bildirinin içeriğini İngilizce’ye çevirdiğinizde herkes bunu okuyup, burada aslında vatan hainliği ya da terör propagandası içerecek bir şey olmadığını gördüler. Dolayısıyla da uluslararası kamuoyunda böyle bir bildiriye ki; bildirinin sonuçları son paragrafta anlatılıyor: Barış. Tekrar müzakereler başlasın, barış gelsin. Yani barış isteminin bir suç olarak gösterilebilmesi tabii ki uluslararası kamuoyunda bir tepki yarattı. Özellikle etkisi arttı diye düşünüyorum bildirinin ondan sonra.

    2016-06-18 15-52-54

    Uluslararası kamuoyundaki tepki akademisyenlerden mi geldi?

    Önce akademisyenlerden başladı meslektaşlarımızın dayanışması. Çünkü akademi çok enternasyonel bir meslektir. Pek çok arkadaşımız çeşitli zamanlarda Avrupa ve Amerika’daki üniversitelerde çalışmıştır. Tanışıklığın, enternasyonel bağlantıların güçlü olduğu bir meslek grubudur. İlk tepki o yüzden hızlı bir şekilde ünlü akademisyenlerden geldi. Noah Chomsky’nin de içinde olduğu dünyada tanınmış akademisyenlerden geldi. Ama sonra uluslararası sivil toplum örgütleri hatta bazı devlet yöneticileri de kendilerini bir şeyler söylemek zorunda hissettiler. Mesele sadece bizim ifade özgürlüğümüz değildi. Belki o bildiri sayesinde Türkiye’de demokrasinin ne kadar gerilemiş olduğu ya da otoriterleşmenin boyutları daha net bir şekilde görülmüş de oldu. Aynı zamanda Cizre’de Sur’da yaşananlara dikkat çekmiş olduk. O zamana kadar Batı çok da fazla takip etmiyordu. Onlarca insan hayatını kaybettiği ve bunlar sivil olduğu halde Batı’nın hiç dikkatini çekmiyordu orada olup bitenler. Bu vesile ile bir farkındalık yarattığımızı düşünüyorum. O anlamda bildiri oldukça etkili oldu diyebilirim siyasi olarak.

    Barış ile akademinin ilişkisi nedir?

    Evet… Yani biz savaş ortamında zaten kendi mesleğimizi yapamayız. Bizim kendi mesleğimizi idame ettirebilmemiz için önce insanların hayatta olması lazım. Savaş koşullarında pek çok şey yapılamadığı gibi, yaşamların tarumar edildiği bir noktada barışı savunma akademisyenlerin kendi mesleği icabıdır. Meslek etikleri gereği de tıpkı doktorlar ve diğer meslek grupları gibi biz de doğal olarak barışın taraftarıyız. Barış ve demokrasi bize lazım. Çünkü barış ve demokrasinin olmadığı yerde siz zaten ifade özgürlüğünüzü kullanamazsınız. Türkiye’de mesela 7 Haziran’dan sonra tekrar çatışmalar, savaş başladıktan sonra ifade özgürlüğündeki kısıtlamalar da arttı. Dolayısıyla biz ancak barış ortamında rahatça mesleki çalışmalarımızı yapabiliriz, ifade özgürlüğümüzü de ancak barış ortamında sağlayabiliriz. O yüzden akademisyenler kendi ideolojik tercihlerinin dışında mesleki duruşları ile de barışı savunmak zorundalar diye düşünüyorum. Barışa mecburuz yani.

    Şu anda akademisyenler hakkındaki soruşturmalar ne durumda?

    Şu anda iki türlü saldırı altındayız. Bir yandan savcılık üzerinden soruşturmalar yürütülüyor. Biz dördümüz tutuklandık. Arkadaşlarımızla aynı bildiriye imza attığımız halde bizi ayırıp tutukladılar. Başlangıçtaki suçlama terör örgütü propagandası yapmaktı. Son mahkememizde bu suç 301 yani Türklüğü ve devleti aşağılama suçuna düşürüldü. Ama hala arkadaşlarımızın ifadeleri alınıyor savcılıklarda ve bu ifadeler 7/2’ye yani o birinci suça göre alınıyor. Bu anlamda bir karışıklık olduğunu söylemem lazım ama bu süreç devam ediyor. 27 Eylül’de tekrar mahkememiz var. Yani tutuksuz bir şekilde yargılanıyoruz şu anda biz. Ama bundan daha büyük, çok görünür olmayan bir saldırı var. Alttan alta işten çıkartmalar, mobbing uygulamaları, soruşturmalar devam ediyor. Şu anda 40’tan fazla akademisyen işten atılmış durumda. Ciddi miktarda uzaklaştırma var. Soruşturmaların sayısı 500’ün üzerinde. YÖK üzerinden bizi akademinin dışına çıkarmak, atmak daha doğrusu susturmak için diyeyim yoğun bir baskı mekanizması hala devam ediyor. Yani sürecin içerisindeyiz. Bitmiş bir süreçte değiliz.

    Siz cezaevindeyken dışardaki dayanışma sizi nasıl etkiliyordu?

    Dışardaki dayanışma bizi çok olumlu etkiledi. Çok çeşitlilik de barındıran, bize biraz Gezi’yi hatırlatan bir dayanışmaydı. Mesela Özgürlük Nöbetleri’ni burada söylemem lazım. Hem sosyal medya üzerinden çok yaygındı ve uluslararası ölçekte kampanyalar yapıldı. Mesela bunlardan bir tanesi “Kalemlere Özgürlük” kampanyasıydı. Dünyanın en ünlü akademisyenlerinin katıldığı bir kampanya oldu bu. Yeni sosyal medya mecraları ortaya çıktı. Mesela “Metris Üniversitesi” diye bir şey çıktı. Direnişi mizahla da birleştiren çok güzel çalışmalar yapıldığını çıktıktan sonra biz fark ettik. İkinci olarak da bu özgürlük masaları çok önemliydi bence. Çünkü orada sadece belirli bir kesim değil akademisyenler başlatmış olmasına rağmen akademisyenlerin dışında farklı meslek gruplarını, HDP’li gençleri, CHP’li gençleri, sendikacıları, LGBTİ hareketinden insanları görüyoruz. Yani tıpkı Gezi sürecinde olduğu gibi çok farklı toplumsal kesimlerin bir arada, ortak bir amaç için mücadele ettiği bir minyatür Gezi gibi oldu bizim o dayanışma kampanyası. 22 Nisan’da mahkemenin önünde de Gezi’yi hatırlatan bir kalabalık vardı. Gezi’deki siyasal ve toplumsal çeşitliliği yansıtan ve onun mizahını da içeren bir dayanışma kampanyası örgütlendi ve biz bundan tabii olağanüstü güç aldık içeride. Yani bizim sağlam durmamızı sağlayan şey biraz da bu arkadaşlarımızın gösterdiği güçlü dayanışma.

    Barış için umutlu musunuz? Çözüm sürecine nasıl dönülebilir?

    Valla bütünüyle, bütün yatırımını, siyasi geleceğini savaşa bağlamış olan bir hükümet var karşımızda. Aslında hükümet de demeyelim. “Saray” demek lazım buna. Dolayısıyla ben barışın ancak sarayın zayıflatılmasıyla yani Tayyip Erdoğan’ın bu tek adam rejimi kurma hırsının bir şekilde gemlenmesiyle, sarayın gücünün gemlenmesiyle olabileceğini düşünüyorum. O yüzden Türkiye’nin batısında yürüteceğimiz mücadele çok önemli. Demokrasi mücadelesine dolayısıyla referans vermiş oluyoruz. Yani artık barış mücadelesini Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin bir parçası olarak düşünebiliyorum. Çünkü aksi takdirde bütünüyle bu hükümetin yeniden masaya oturmasını zorlayacak bir şey olması gerekiyor. Bu tek başına Kürt hareketinin omuzlarına bırakılabilecek bir mesele değil. Türkiye’nin batısında bir demokrasi mücadelesinin yükseltilmesiyle ancak yeniden müzakerelere dönülebileceğini düşünüyorum. Bu çok kolay bir şey değil. Uzun vadeli ve birleşik bir mücadele gerekiyor. Kısa vadede çatışmalar devam edecek gibi gözüküyor ne yazık ki…

    2016-06-18 15-50-32

    Birleşik bir mücadele dediniz. Bunu biraz açar mısınız? Kimler birleşmeli?

    Bundan kastım şu: Türkiye’nin batısını kastediyorum. Zaten doğusunda bir savaş var, iç savaş var yani. Ama biz batıda ne yapabiliriz? Batıda en temel haklarımız bile büyük bir saldırı altında. Yaşam hakkımız, ifade özgürlüğü hakkımız… Çeşitli biçimlerde geniş kesimler bundan mağdur oluyor. Bütün bu savaşın biz aslında sarayın yeni bir rejim, daha İslami renkleri de olan bir otoriter tek adam rejimi kurma çabasının ürünü, onun vesilesi olduğunu biliyoruz. Aslında o rejime geçmek için bütün bu çatışmalar, bu savaş ortamı yaratıldı bilinçli olarak diye düşünüyorum. O yüzden de bu savaştan zarar gören ve o yeni hedeflenen otoriter rejimden zarar görecek olan herkesi birleştirecek bir geniş cepheye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Burada 3 kavram etrafında birleşebiliriz diye düşünüyorum. Bunlardan biri barış. Zaten kaçınılmaz bir şekilde barışı savunmaya devam edeceğiz. İkincisi demokrasi. Türk tipi başkanlık rejimine karşı demokrasinin her düzeyinin savunulması. Üçüncüsü de laiklik kavramı bence. Çünkü burada laikliğin de çok geniş kesimleri harekete geçirebilecek bir kavram olduğunu düşünüyorum ama gerçek laiklikten bahsediyorum. Yani Türkiye’de 1923’ten beri uygulanan laiklikten değil, demokratik, devletin gerçekten dinlere eşit mesafede olduğu ve Müslümanlığın dışındaki inançların dışlanmadığı bir demokratik laiklik anlayışından bahsediyorum. Böyle bir geniş cephenin kurulması için siyasi şartların olduğunu düşünüyorum. Burada daha fazla iradi çabaya ihtiyaç var sanırım.

    Dokunulmazlıklar kalktıktan sonra tutuklamalar olursa bu süreci nasıl etkiler?

    Bu en başta savaşı şiddetlendirir diye düşünüyorum. Biz zaten akademisyenler olarak, 4 tutuklanan akademisyen bir açıklama yayınladık yaklaşık 10 gün önce. Dokunulmazlıklar meselesinin Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesini istedik. Çünkü madem CHP Anayasa’ya aykırı olduğunu söyledi. O zaman 110 imza ile bunu Anayasa Mahkemesi’ne götürmek ve AYM’nin denetimine açmak mümkün. Ama CHP’den böyle bir adım gelebileceği noktasında biraz karamsarım açıkçası. Keşke yapabilseler bunu. Başvuru süresi de sanırım dolmak üzere. Eğer bu yasa çıktıktan sonra söylediğiniz gibi tutuklamalar başlarsa bu zaten yanmakta olan ateşe benzin dökmek olur diye düşünüyorum. Çok daha şiddetlendirir. O yüzden bu dokunulmazlıklar meselesinde de dokunulmak istenen milletvekillerine ya da eş başkanlara sıra geldiğinde  güçlü bir karşı çıkış olması gerekir. Çünkü bu hepimizin sorunu. Nasıl olsa sadece HDP’ye dokunacaklar diye düşünürse eğer bazı kesimler mesela CHP’liler, sıranın mutlaka onlara da geleceği kesin bence.

    Olası bir tutuklamada iç savaş batıya da sıçrar mı?

    Zaten savaş çeşitli biçimlerde batıya sıçramış durumda. Daha da şiddetlenebilir diye tahmin ediyorum. Umarım olmaz ve her yerde şiddet azalır. Ama dokunulmazlıkların kaldırılması ve özellikle HDP’nin hedeflenmesi, Kürt siyasi hareketine demokratik alanda siyaset hakkı tanımamak anlamına geliyor. Aslında onları legal siyasetin dışına çıkmaya devlet zorlamış oluyor. Dolayısıyla hem ifade özgürlüğü meselesindeki baskılar, hem dokunulmazlıkların kaldırılması bütün bunlar zaten şiddeti artıran şeyler. Kürt siyasi hareketi demokratik alandan dışlandıkça tabii ki savaşın boyutları büyür ve mutlaka Batı’ya daha fazla yansır. O yüzden bizlerin, Türkiye’nin batısındaki demokrat insanların demokratik siyaset alanını sahiplenmemiz, o alanın daraltılmasına karşı çok güçlü bir itiraz yükseltmemiz lazım diye düşünüyorum.

    Bu, halklar arasında bir kopuşa da vesile olur mu?

    Bu tehlike her zaman var. Ruhsal bir kopuş da yaşanıyor zaten. Özellikle Cizre’den sonra. Cizre’deki insanların diri diri yakılmasından sonra bir ruhsal kopuş olmadığını söylemek mümkün değil. Ama biz hala halklar olarak birlikte yaşayabileceğimiz bir gelecek hayal etmeliyiz diye düşünüyorum.

    Az önce “Gezi”den bahsettiniz. Gezi’nin o ruhunu liseli gençlerde görüyor musunuz? Bu liseli gençler konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Liseli hareket şaşırtıcı oldu. Şahsen benim beklemediğim bir dalga halinde şu an devam ediyor. Gezi isyanı bir şekilde bastırıldı polis zoruyla ama oradaki isyan, o dik duruş ve artık iş yani haysiyetinize, onurunuza geldiğinde radikal bir şekilde karşı çıkma, “Hayır!” deme duygusunun çeşitli biçimlerde, çeşitli yerlerde açığa çıktığını düşünüyorum. Bizim bildirimizle aslında Gezi isyanı arasında bağlantı kurmak lazım. Bizim bildirimiz ve arkasındaki o süreç de Gezi ruhunun devamıydı ve ondan etkilenmiş bir hareketti. Ama şu anki liselilerin çıkışı da ruha, söyleme baktığımızda ve yazılan bildirileri okuduğumuzda biz orada Gezi’yi görüyoruz kesinlikle. Yani iktidarın tek tipleştirici, her şeyi ben bilirimci politikasına karşı sağlam bir şekilde kendi haysiyetini korumaya çalışan gençlik ruhu görüyoruz. Bu Türkiye’nin geleceği açısından umutlu olmamız için de bence çok önemli bir gelişme.

    Kimilerine göre şimdiki gençlik apolitik bir gençlik. Bu liseli gençlerin bu hareketini biraz daha detaylandırırsak ne görüyorsunuz?

    Bu apolitik gençlik söylemi yıllardır var. Hep “80 sonrası kuşak” diye bir tabir var sonuçta. Bir ölçüde de doğru. Çünkü Türkiye’de çok ciddi bir depolitizasyon yaşandı. Ama ben son yıllarda o apolitik denen gençliğin politize olduğunu, sadece gençliğin değil, siyasete çok uzak duran epey bir kesimin 2013’teki Gezi olayları sonrasında politize olduğunu düşünüyorum. Bu çok taze bir olay. O politizasyon hala devam ediyor. Özellikle de Tayyip Erdoğan’ın etrafında oluşan ekip ya da saray diyelim bütün toplumu adeta formatlayarak yeniden dizayn etme, daha dindar, itaatkar, otoriteyi sorgulamayan bir toplum ve gençlik yaratma çabası bir deli gömleği gibi halkı sıktığı için aslında halkı politize eden direkt iktidarın kendisi oluyor. Dolayısıyla artık herkes çok daha politik. Özellikle kadınlar çok etkileniyor bu süreçte. Aleviler çok etkileniyor ve gençler çok etkileniyorlar. O yüzden en büyük itirazların da bu kesimlerden geldiğini görüyoruz. Gezi de aslında bütün bu kesimlerin harmanlandıkları, tüm farklılıklarıyla beraber ortak mücadele yürütebildikleri bir zemindi. Toplum politize olmak zorunda kalıyor iktidarın bu sınırsız tavrı karşısında. O yüzden bence gençlik gayet politik şu anda. Liselerdeki hareket bunu gösteriyor. Toplum olarak da politikleşmek zorundayız. Bize başka bir yaşam tarzı dayatılıyor şu anda. Buna karşı politikleşmek zorunda insanlar diye düşünüyorum.

    Bir akademisyen olarak barış için bir çağrınız olacak mı?

    Yani bildirimizi tekrarlamak isterim. Sonuçta bu ülkede biz Dolmabahçe Mutabakatı diye bir şeye tanık olduk. Bu çok değil 1 yıl önce tanık olduğumuz bir şeydi. Demek ki; çatışmadan da bir şeyleri götürmek mümkün. Başkanlık hayalleri suya düşünce savaş başladı tekrar. Bir an önce çatışmasızlık ama daha önceki görüşmelerden farklı olarak sahici bir zeminde, Kürt halkını dinleyerek onların taleplerini içerecek tarzda yeni ve şeffaf bir müzakere ortamının yeniden başlaması gerekiyor. Gerçekçi zeminde yapılacak müzakerelerle demokratik siyaset yolunun açılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım daha fazla insan ölmeden tanık oluruz bu gelişmelere.

    Benim sormayı unuttuğum ya da sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Son olarak şunu söylemek isterim. Yani Türkiye’nin batısında iktidardan mağdur olan çok farklı kesimler var. Akademisyenler, gazeteciler, Aleviler,  kadınlar, işçi sınıfı… Mesela bu süreçte kölelik yasası çıkarıldı. Kiralık işçi meselesinden bahsediyorum. Aleviler ve kadınlar her gün aşağılanıyor. En son LGBTİ yürüyüşü yasaklandı. Laiklik meselesi var. Şu anki problemli haliyle bile laiklik tehdit altında. Dolayısıyla bütün bu sürecin mağduru olan kesimlerin birlikte demokrasi, barış ve laiklik talebi etrafında ortak bir mücadele yürütmesi gerek. Bu mücadele yürütülebilirse Tayyip Erdoğan’ın geriletilebileceğine, ülkenin faşizme sürüklenmesinin önüne geçilebileceğine inanıyorum. Birlikte mücadeleyi yükseltelim diyorum. Son çağrım budur.

    Çok teşekkür ederim.

    Ben teşekkür ederim.

    2016-06-18 15-49-42

    Muzaffer Kaya Kimdir?

    Boğaziçi Üniversitesi mezunu. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde “İstanbul Metropolünün Çeperinde Bir Uydu Sanayi Kasabasının Doğuşu ve Gelişimi: Çerkezköy” başlıklı doktora tezini Mayıs 2013’te tamamladı.

    Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Hizmetler Bölümünde yardımcı doçent olarak görev yaparken kamuoyunda ‘barış bilidirisi’ olarak bilinen ‘Bu suça ortak olmayacağız’ adlı bildirinin imzacılarından olarak tutuklanan dört akademisyenden biri oldu.

     

     

     


    Yorumlar



    İlgili Haberler