Ankara Batıkent’de bağırış sesleri yükseliyordu geçen hafta.
“Buraya Kürdü, Aleviyi, Ermeniyi gömdürmeyiz!”, “Burası Kürt mezarlığı değil, Alevi mezarlığı değil.”, “Gömerseniz de çıkartır parçalarız! İnecik Mezarlığı’na traktör ve kamyonlarla gelen grup, Hatun Tuğluk’u gömdürmemek için bağırıyordu. Hatun Hanım’ın vasiyeti, “Ben ölünce, İnecik mezarlığı’na gömün.”
Hatun Hanım, Aysel Tuğluk’un annesi. HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk, Kocaeli’nde hapis yatıyor. Özel izinle, annesinin cenazesine geliyor. Irkçı saldırı sebebiyle, Hatun Hanım’ın vasiyeti yerine getirilmiyor üstelik, gömülen merhume tekrar çıkartılıp alevi inancı gereği cemevinde tekrar kefenlenip Dersim’de gömülüyor. Tuğluk, annesiyle Dersim’e de gidemiyor, çünkü Tuğluk Dersim için ikinci bir izin almak zorundaydı. Bu vahşete ne diyebilirsiniz? Nefret Suçu.
Toplumdaki belirli gruplara yönelik hoşgörüsüzlükten kaynaklanan suçlar, nefret suçları olarak tanımlanıyor. Toplumda, “parçalanma” ve “şiddet ile intikam” döngüsü yaratma potansiyeline sahip, bu tür suçlara güçlü bir karşılık verilmezse, bu sonuçlar kaçınılmaz olur. Nefret suçları her ne kadar bireylere karşı işleniyorsa da asıl hedef alınan o bireyin üyesi olduğu sosyal gruptur. Faşist bir güruhun saldırısına, “sataşma girişimi” gibi basit bir olaya indirgeyen Ankara Valisi, parçalanma döngüsüne bir ilmek daha atıyor.”Nefret suçları” aynı zamanda “önyargı suçları”dır. Çünkü nefret suçları daima iki unsuru bir arada bulundurmakta,”Önyargılı bir motivasyonla birlikte cezai bir suçun işlenmiş olması” Siyasi görüşleri farklı olan gruplara yönelik linç girişimleri ve siyasetçiler tarafından nefret söyleminin kullanımı, sorunun görünen bir başka boyutunu teşkil etmekte. Bugün, siyasetçilerin kampanyalar sırasında seçim alanlarında ya da seçmenlerine mesaj vermek istedikleri her ortamda ve durumda bu konuları ayrımcı, suçlayıcı ve aşağılayıcı bir söylemle gündeme getirmeleri ve daha da kötüsü, bunun yankı bulması ve oya dönüşmesi tehlikesi açık. Bunun hem aksiyon hem de reaksiyon olarak sonucu, apaçık göstergesi, insanın aklına, havsalasına dur diyen Hatun Tuğluk’a yapılan nefret saldırısıdır. “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan ve Tek Devlet Bilinciyle Aydınlık Yarınların Türkiye’sini İnşa Etmeliyiz.” Sloganı ile hareket eden devletimiz, acaba aydınlık geleceklerin faşizmin iliklerine kadar hatta hükümetçe kutsallaştırılan bir annenin mezarına saldırtacak kadar terörize eden söylemlerden ne zaman vazgeçecektir?
Nefret suçları önyargının şiddet manifestosudur. Bu nedenle nefret suçlarının soruşturulması, kovuşturulması, yargılanması vb. her aşaması son derece büyük dikkat gerektiriyor. Ayrıca nefret suçlarının sosyal açıdan kınanması kanunlara yansıtılmalı. Bu zarar gören toplulukların açısından son derece önemli. Ceza kanunlarına güveni sağlar, sosyal yarılmaları onarır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu belirtmekte. Benzer şekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 3. maddesi de adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi koruma altına almakta, 76. maddesi soykırım suçunu yasaklamakta, 122. maddesi ayrımcılığı, 216. maddesi ise halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılamayı suç saymakta. Kanun açık bir şekilde “nefret suçu” sayarken, cenazeye yapılan saldırıya ilişkin Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılığı olayı “organize” bulmadı. Savcılık, saldırıyı “nefret suçu” kapsamında ele almayarak, soruşturmayı 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet suçundan yürütüyor. Savcılık, saldırıyı düzenleyen grubun “olayı terörist cenazesi sandık” savunmasını “haksız tahrik” olarak değerlendirdi. Etkin bir hukuksal yapı yok. Savcılar bu tür suçların önlenmesinde etkin değil. Hâkim ve savcıların anlayış ve perspektif olarak değişmeleri gerekiyor. Yani bir hâkim veya savcının devleti değil, kişileri ve toplumları koruma anlamında kendilerini görevli atfetmesi lazım. Yapılan bir araştırmada “Devlet söz konusu olursa temel hak ve özgürlükleri dinlemem, devlet adına karar veririm” diyor hâkim. Felakettir. Barışçıl veya birbirini ötekilemeyen bir anlayış ve bakışın toplumda nasıl yeşertilmesi konusunda bir çabanın olması gerekir. Bunda devletin kararlı olması gerekiyor. Yalnız hükümetin değil, kendisini devlet gibi gören bürokrasinin kararlı olması, her şeyin açıkça ve korkmadan tartışılması gerekiyor. Aksi takdirde, adaletsizlik, Türkiye’nin sonunu getirecektir.







