• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    O yemyeşil tepenin uzağında…

    Üniversite, birkaç sene sonra sınava girecek liseliler için görünüşü hoş, tırmanışı zor yemyeşil bir tepeye benzer. Yıllar süren okul maratonunun mutlu finali gibidir üniversite kapısı. Bir kez üniversiteyi kazandığınızda, biter mi bitmez mi diye telaş etmezsiniz.  Sıra dışı bir olay gelip hayatınızı felce uğratmamışsa, ne kadar zor olursa olsun bölüm, üniversite biter.

    Hayatınızın en güzel çağlarını üniversite yıllarında yaşarsınız. Artık ailenizin yıllarca size verdiği emeğin en büyük armağanı gururla taşıdığınız üniversite kimlik kartıdır. Üzerinizden yılların baskısı kalkar böylece… Gelecek endişesi bir nebze olsun ötelenmiştir artık. Dört yıl, beş yıl, altı yıl neyse, yaşamın en ışıltılı günlerini üniversiteli bir birey olarak özgürce yaşamanın planlarını kurarsınız. Çoğunca üniversiteli öğrenci,  yaşadığı yaşam çağının çekiciliğini fark edemez.  O dönemin yaz güzelliğini anlamak için ilerde yaşayacağınız hayat koşuşturmacasının buzlu iklimlerine ihtiyacınız vardır.

    Artık üniversite yılları bu kadar tatlı mı peki… Yaşananlara bakınca bu sorunun kendisi fazlalık gibi duruyor. Nasıl olsun, önünüzde hocanız yerlerde sürüklenip coplanırken üniversiteli olmanın keyfi mi kalır…

    Biliyorsunuz, son Kanun Hükmünde Kararname ile 2 bin 585 öğretmen ve 350 akademisyenin işine son verildi.  Ayrıca yüzlerce devlet memuru… Artık herkes “Yarın bu masada oturabilecek miyim?”  korkusuyla işe başlıyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL kararnameleriyle bir korku labirentine dönüştü Türkiye…

    Anayasa Komisyonu’na danışmanlık yapan dünyaca saygın Anayasa Hukukçusu Prof. İbrahim Kaboğlu’nun görevde uzaklaştırılmasının hangi  ‘milli tehdit’ algısıyla, devletin hangi beka kaygısıyla izaha gelir yanı olabilir.

    Aslında çok da siyasete bulamak istemiyorum bu yazıyı. Ama Ankara Üniversite önünde yerde sürüklenen akademisyenleri, polis postalları altında ezilen cüppeleri görünce o görünüş hoş tırmanışı zor tepe yerinden sökülüp üstünüze yığılıveriyor.

    O akademisyenleri coplayan, üzerine gaz atan polis memurları içinde bir kişi var mıdır acep örneğin Ankara Üniversitesi’nde çocuğunu okutmayı hayal etmeyen. Sanmıyorum.

    Bakın, eğer bir ülkede bilim insanlarınız sille tokat dövülüp üzerine gaz bombaları atılıyorsa,  o ülke, o ülkenin insanı çok şeyini kaybetmiş demektir. Neyi yıkıyorsunuz, neyi kurmaya azmetmişsiniz, hiç önemli değil bunlar… Bunun siyasetle de ilgisi yok. Çok varoluşsal, vicdani bir şeyden söz ediyorum. Dünyanın bütün televizyon arşivlerini tarasanız akademisyenlerin yerlerde sürüklendiği beş görüntü bulamazsınız böyle.

    Ya öğretmenler…  Her ay yüzlerce öğretmen işten atılıyor. Neye göre hazırlanıyor bu listeler? Bu kadar öğretmeni kapı önüne koyup açlığa mahkûm edince, bu ülkede kim, neyi kurtarmış oluyor? Sorular… Sorular… Sorular…

    Bu karabasan zamanları elbet geçecek. Onca akademisyeni, öğretmeni hangi masalarda hazırlandığını yıllar sonra öğreneceğimiz listelerle görevden uzaklaştırınca onların bilim insanı, eğitimci kimliğini de ortadan kaldırmış olmuyorsunuz. Zaten siyasetin gel geç ihtiraslarının güç yetireceği bir şey de değil bu. Rejimlerin kapsama alanının çok dışında, onun bir süreliğine engelleyebileceği ama yok edemeyeceği evrensel bilgi üretiminden söz ediyoruz.

    Belki daha çok acılar yaşanır bu ülkede. Acı karşı mahallenin acısıysa sevinen çok da insan var.  Acıya teşne bir toplumuz nasıl olsa. Yemyeşil tepelerin önümüzde uzandığı zamanlarda değiliz artık. Birbirini itme yarışında, iten de itilen de uçurumun kıyısında. Gece zifiri ve savruluyoruz, güzelim bir ülke savruluyor… Öğretmenim acıyor…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları