Bugünlerde Ortadoğu yine tüm dünyanın gözleri önünde bir savaş arenası görünümünde bir kez daha. Ancak yaşlı ve yaslı bu coğrafyanın kanın gizlemeye gücünün yetmediği kadim tarihine ve kadim kültürüne yeniden bakarak bu sorunun derinliği anlaşılabilir belki de…
Ortadoğu, Mısır’dan Afganistan’a uzanan coğrafi bir bölgeyi veya İslam ile başkalaşan kültürel alanı betimleyen bir bölgenin adıdır. Geniş halklar mozaiği, farklı inanç sistemleri ve birbirinden çok ayrı kültürel duruşlarıyla Ortadoğu, dünyanın en zengin bahçelerindedir.
Eğer tarih, insanlığın kayıt altına alınmış geçmişi ise, Ortadoğu Dünya’nın geri kalan her tarafından daha uzun bir geçmişe sahiptir. Bu anlamda dünyanın en eski kentleri, hükümetleri, eski din ve hukuk sistemleri burada ortaya çıkmıştır. Hz. İsa’nın doğumundan önceki 10 bin yıl boyunca Ortadoğu halkları kendilerine meydan okuyan ve saldıran kavimlere karşı durabilmek ve baş edebilmek için değişik beceriler geliştirdiler. Çabaları neticesinde, eşekleri ve sığırları evcilleştirerek yük taşıtmayı, kavrulmuş toprakların çoraklığının oluşturduğu verimsizlikten kurtulmak için nehir yataklarını sürüp, ekip dikmeyi, bronzdan aletler ve silahlar icat ederek savaşmayı ve demire şekil vererek hayatı kolaylaştırmayı, haberleşebilmek için alfabeyi icat etmeyi, kil tabletlere yazı yazmak ve kamışlardan papirüs rulolar icat etmeyi öğrendiler. Böylelikle kültürel mirasın da tartışılmaz sahipleri oldular. Büyük İskender’in Perslerin hâkimiyetlerine son verdiği zamana kadar ki dönem, İndus nehrinden başlayıp Nil’e kadar uzanan oldukça geniş bir coğrafya Perslerin hâkimiyetinde, imparatorluk düzeyinde benimsenmiş ve onaylanmış ilk din Zerdüşt öğretisinin ve Ahura Mazda’nın kutsallığının savunulmasıyla geçti. Helen ve Ortadoğu kültürlerini kaynaştırmayı umut eden Büyük İskender, geniş ama kısa ömürlü tarihinde Mısır, Suriye, Mezopotamya ve Pers uygarlıklarına coğrafi ve kültürel egemenlik sağladı. Oysa Büyük İskender’in Ortadoğu ülkeleriyle kültürel kaynaşma umudu, tüm Akdeniz coğrafyası ülkelerini bünyesinde bulundurmayı beceren Roma İmparatorluğuna nasip oldu. Roma, halklar ve kültürler arası alışverişi ve ilişkilerdeki canlılığı arttırdı. Süreç içerisinde Hıristiyan Roma’nın ya da diğer adıyla Bizans imparatorluğun, daha az hoşgörülü olduğuna ve Antik Dünya’nın tahıl ambarı olan Suriye ve Mısır’ın ağır vergiler altında ezildiğini görürüz. Fakat Roma kendi içindeki ayrışmayı ekonomik sebeplerden dolayı değil, dinsel farklılaşma gerekçesiyle yaşamıştır. Romalılar Ortadoğu’yu hiçbir zaman tekellerine alamadı. Halefleri Sasaniler tarafından ayağa kaldırılan Persler, bu coğrafyada büyük bir ülke oluşturdular ve din olarak Zerdüştlüğü seçerek güçlü bir merkezi yönetim meydana getirdiler. Fakat Ortadoğu’da Roma İmparatorluğunun hâkimiyetine son verenler bu güçlü yapıdaki Persler değil Araplar olmuştur.
İslam öncesi Araplar, o gün şartlarında bir taraftan dış saldırı ve istilalara karşı koyarken bir taraftan da önlenemez bir şekilde kendi iç çatışmalarında zaman kaybetmişlerdir. İslam, çok kısa bir sürede tüm Arap coğrafyasıyla birlikte İspanyanın fethiyle batı coğrafyasının kapılarına kadar akınlarına devam etmiştir…
Bundan sonraki süreçte de Ortadoğu, çatışmaların ortasında sürekli paylaşılmaya çalışılan petrolle kanın bir arada aktığı bir kaderi yaşamak zorunda kaldı.
Ortadoğu, dünyanın herhangi bir yerinde, iktidara gelenlerin kendi ülkesinden sonra haritasını masalarına açtıkları sancılı coğrafyadır. Tarih boyunca bu topraklar üzerinde saldırı ve sömürü sebepli yüzlerce savaş yapılmıştır. Her gelen gitmemek üzere gelmiş ve fakat sürecin sonunda Ortadoğu’ya verdiği hasarın bir bedelini kendisi de yaşayarak gitmiştir. Doğal kaynakları ve stratejik konumu gereği üzerinde hesapların hiç eksik olmadığı bir cazibe merkezi olma özelliğini hiç kaybetmemiştir.
Ortadoğu, fırtınalı dünyanın en kanlı ve en ölümlü bölgesidir. Kaderi petrole benzeyen en sorunlu bölge… Görünen o ki; böyle olmaya da devam edecektir. İsrail, ABD ve Batı; işgal edilmiş topraklar üzerinde hedeflerine ulaşmak, Ortadoğu halklarını yok sayarak Ortadoğu’nun tüm zenginliğini ülkelerine taşımak gibi ereklerin nihai sona ermesi, Ortadoğu halklarının kararına ve kaderlerini kendileri tarafından belirleme iradesine bağlıdır. Geçmişi yukarıda kısmen değinildiği gibi bir harp meydanı olan yaslı coğrafyanın geleceği ise, son yüzyılın çetin hesaplaşmalarının yaşandığı bir gelecek olacaktır.







