• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Ortak Hayatlar

     

    Birbirimizi sevecek kadar başarılı olamadık. Bu başarısızlığın, hayatımın röntgeni olduğunu çok geç anladım. Aslında ben bir başarısızlık öyküsüydüm. Her zaman kaybeden, on bir yeşil taşın arasına sızmış kırmızı taşı seçen ahmaktım. Bunları düşünerek tiramisu siparişi verdim.

    Sıradan bir çift yan masada oturuyordu. Adam, kadının gözlerine bakarak şefkatli cümleler kuruyordu. Kadının oturuşundan, bakışından, ara ara gözünden akan birkaç damla yaştan yerle yeksan olduğu belliydi. Sanki o gün hiç orada olmayı istememişti. Hatta birkaç cümle sonrasında, o masadan kalkıp evinin yolunu tutunca, varoluşunu sorgulamaya giden bir hayat onu bekliyor olacaktı. Bu hissi o cafedeki herkese yaşatmıyorlardı. Yıllarca aynı evde oturup, zoraki ayrılığın getirdiği yeni bir eve alışamayan, ayakları her defasında istemsiz bir şekilde önce eski evine doğru yönelen insanların hissedeceği bir andı.

    “Hızlı alışmak ve hızlı vazgeçmek bize göre değil…”

    “Bugüne kadar hangi anlarda tuhaf kararlar aldın, bilmiyorum. O anları ve kararları duymak isterim, ancak benim bu konuda küçük bir yaşanmışlığı sana nakşetmeme izin ver. Şimdi. Evet, tam şimdi burada, bu cafede, oturmaya başladığımızdan beri geçen üçüncü saatten sonra dökeceğim önüne. Ağustos ayının son haftası, bir sıcak var ki anlatamam. Son haftası desem de, son hafta sonundan bir hafta öncesi işte. Elimde telefon, öyle deli danalar gibi geziyorum sürekli. İsmini, entel dantel takımı tarafından deklare edildiğinde, en değersiz insana nitelik katan bir sanatçıdan haber bekliyorum. Haber derken senin ya da bir başkası için küçük, benim için son derece önemli bir haber. Geçmiş günlerde kız arkadaşımın doğum günüydü, biz de o gün Bodrum’dayız. Akşamına bir şeyler tıngırdatacağız. O zamanlar yetenek ölmek üzere, henüz ölmemiş ama… Var bir canlanma, ara ara kıpırdanma. Etme eyleme, sen ilkelerinle ayakta duran adamsın diyor, telkinde bulunuyorum sürekli kendime. Neyse, Bodrum’daki mekânda başlıyoruz ufak ufak hazırlığa, öğlen sıcağı tepemizde. Bizim Melis geliyor yanımıza, o entel dantel takımının -ki ben de çok severim- dillendirmeyi sevdiği ablayı çağırdım, diyor. “Başımız üstüne, buyursun gelsin” diyoruz. Sadete geleyim, bizim Melis benden bahsederken, bugünlerde iyi olmadığımı söylüyor. Bizim ayakları 36 numaralı hanımın telefon numarasını, benim telefonumdan araklıyıp, o sanatçıya arattırıyor. Hani ilk duyduğum an kan beynime sıçrıyor. Olmaz, olamaz, manyak mısın, diyorum. Bildiğin ergen işi, diye Melis’e en büyük aşağılamaları yapıyorum. Üstelik sanatçı ablamız da bizim eski hanıma söz vermiş, imzalı albüm sözü. Sonradan öğrendim ki, bizim hanım kendi adresini bile vermemiş. Yani o hediyeye hiçbir şekilde tenezzül etmemiş anlayacağın. Kendince haklı sebepleri vardır, diyorum. Ama bugün böyle söylüyorum. İşte o ağustos ayının sondan bir önceki haftasında duygularım böyle değil. Sanatçı hediyeyi göndermiş mi, bunun telaşı var. Hediyeyi göndermediğini öğreniyorum. Utanma içgüdüsü sağı solu arattırmaya başlıyor bana. Dayanamıyorum. Pazar gününün de kasveti çökmüş üstüme, abanıyorum kırmızı haplara. Türk filmi halt etmiş… Oturduğum yerde önce bir ter boşalıyor sırtımdan, ağzımı hareket ettiremiyorum, dilim uyuşmuş, dişlerimle sıkıyorum dilimi. Cansız, acısız, hiçbir şey hissetmiyor. Ayağa kalkıyorum, yere düşüyorum, tekrar ayağa kalkıyorum, tekrar yere düşmüş olarak buluyorum kendimi. Kafamı sallıyorum sağa sola, hâlbuki hala aynı sandalyede oturuyorum. Yok öyle bir şey. Halüsinasyonlar başlamış. Bu sırada balkona çıkmak için uğraşıyorum, ulaşırsam bağırıcam. Vazgeçiyorum. Balkona çıkma fikrimden vazgeçmiyorum ama… Tam çıkarken perdeye tutunuyorum, başım tekrar dünyanın tersine meyilli şekilde dönmeye başlıyor. Yere düşüyor, başımı yere vuruyorum. Sabahları “Günaydın” demeye üşenen insanların oturduğu semtte, karşı komşum görüyor, apartman görevlisine haber ulaştırıp, benim eve giriyorlar. Abim telefondaki mesajlara göz gezdiriyor, hanıma gönderilen son mesajlara bakıp, numarayı çeviriyor…

    Hayatımda çok kısa sürede aldığım iki tuhaf karardan biri buydu. Diğeri de iki hafta sonra almıştım. Nitekim onu da gerçekleştirdim. Pişman olmadığımı düşünüyorum. Yan masadaki çifti izlerken fark ettim, bir ayrılık finalinde şefkatle yaklaşanın ya sevgisi bitmiş oluyor, ya da hiç var olmamış bir sevgiden, zarar görenden ötürü doğan pişmanlığı görmezlikten gelme hissi doğuyor.”

    İşte o bendim, zarar görmesi istenmeyen kaybettiğini anladığında bağıran, çağıran ve ortalığı yıkan…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları