• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    ÖZGÜRLÜĞE KANAT ÇIRPAN ÇOCUKLAR

     

    Kuşları seviyorum; özellikle gökte süzülürken, bir de kuşkulu, tedirgin bir halde verdiğiniz ekmek kırıntılarını yerken… Gözleri nasıl da sevecen bakar o özgürlüklerini kanatlarına borçlu kuşların, göğüsleri bakır serçelerin… Oturduğum evin eyvanında çokça güvercin, serçe, kumru ve atmaca var. Onca kuş olunca her birinin birer ismi de oluyor malumunuzca… Ben de hepsini isimleriyle çağırıyorum ya, onlar kendi âlemlerinde, gelen olmuyor pek… Benden korkmadıkları gibi yanımdan yöremden kısa uçuşlar yaparak uğulduyorlar…

    Aklıma koydum uçup özgür olacağım. Kaya amcanın hindisinden birkaç tüy koparsam kendime bir kanat yapabilirim belki… Ayrıca kümesin bütün tavuk ve horozundan da birkaç tüy, tamam. Önce gidip hindiyi bir güzel kızdırmak lazım değil mi ya? Geçtim, o bademle, ceviz içiyle beslenen hindinin karşısına, tiz çocuk sesimle “ Kabaramaz kabaramaz kel Fatma/ Annen güzel sen çirkin” diye bağırmaya başladım. Çok geçmedi hindi öyle bir kabardı ki, bu kez de yanına yanaşmaya korktum.

    Özgürce uçmayı düşününce onca korkmama rağmen, mecburen yanaşıp o kabarmış kuyruklardan birkaç tüy aldım. Mahalledeki bütün hindi, tavuk ve kaz kümeslerini ziyaret ederek hepsinden ödünç tüyler almak da cabası… Üstelik o arka bahçemizde çirkince öten tavus kuşunun rengârenk kuyruğundan bile…

    Akşam anneme onların tümünü ince bir patiskaya yapıştırıp kanat şeklinde diktirdim. Boşluklara da annemin önerisiyle biraz pamuk koyduk. Arkasına da birer kolluk, tamam… Ertesi gün uçmayı kafama koydum ya, sabahı zor ettim. Nasıl seviniyorum, içim içimi yiyor adeta…

    Kahvaltıyı pek düşünmüyordum ancak, annem eğer uçacaksan sana kuvvet lazım deyince akan sular durdu. Yumurta, peynir ve gül reçelli tereyağından oluşan kahvaltıyı bir güzel yaptım. Sabahın sıcaklığı evlerin damından avluların taşlarına doğru inmesiyle, ben de avluya çıktım. Annemin yaptığı tüylerden oluşan kanatları kollarıma taktım, başladım yukarı aşağı sallamaya… Hem sallanıp hem koşarak avlunun etrafında fır dolayı dönüyorum. Ne kadar döndüm bilmiyorum. Dedemle, dayım ”Oğlum biraz da bizim taraftan geç ki serinleyelim,” diye gülüşüyorlar. Yanından geçtiğim her insan bağrını açarak derince ‘oh’ çekiyor. Bir de “Oğlum nasıl güzel kanat çırpıyorsun; hele biraz da bu tarafa uç” demiyorlar mı? Ha bre kanat çırpıp dönüyorum… Dönüyorum dönmesine ya, göz ucuyla baktığım kuşlar havada taklalar atarken ben zıplamak dışında göğe bir santim yaklaşamıyorum.

    Yavaş yavaş dönmelerim, kanat çırpmalarım yavaşladı; sonra da giderek tavsadı ve durdu. Nefes nefeseyim ya, uçmak nafile…

    Annem gelip başımı okşarken “Oğlum insanlar kuşlara özenip önceleri senin gibi kanatlarla denediler; ondan sonra uçakları icat edip özgürlüğe uçtular. Ancak sen hayallerinde elbette uçabilirsin hatta kuşlarla yarış bile yaparsın. Sen yeter ki iste,” dedi. İsterdim elbet, istemez miyim?

    Artık rüyalarımda ya da öğleden sonraki uykularımda,  düşlerimde uçuyorum. Anneme anlatıyorum güvercinleri serçeleri, atmacaları… Anlattığım herkes gevrek gevrek gülüp başımı okşuyor, sonra da “Aferin oğlum, ne güzel uçmuşsun,” diyerek sırtımı sıvazlıyorlar. Annemle arada merdiven koyup atmaca yuvalarındaki yavrulara bakıp yem koyuyoruz. Hele yaz başlarında leyleklerin gelişini iple çekiyorum. Annem onların hacı olduklarını söyledi; önceleri pek inanmasam da göç yollarını izleyince anneme hak verdim hemencecik.

    Şimdi bu öyküyü yazarken çocukları düşünüyorum. O çocuklar ki hayal dahi kuramıyorlar biliyorum; sizler de biliyorsunuz. Etrafınızdaki çocuklara hele varoşlarda yaşayan çocuklara bir bakın! Gözlerindeki o muzip, o delişmen ışığı yakalamaya çalışın. Bulamayacağınıza adım gibi eminim. Önce çocukların hayallerini sonra da kitaplarını tutsak ettiler.

    Savaşın, yoksulluğun sarmalında çocuklar, birer ayrıntı oldu sadece… Anneler, babalar hatta dede ve nineler çocuklarını kurtarmak için neler yapmadılar ki… Karşılarına çıkan sadece ölüm ve sıtma seçeneğiydi…  Savaşın birazcık durduğu, ara verdiği her yerde çocukların gülüşleri yankılandığında, özgürlüğün değeri daha bir ortaya çıkıyor, bunu hep birlikte görebiliyoruz.

    Özgürlüğü sadece kelime olarak benimseyenler, insanlara ve çocuklara özgürlüğü çok gördüler. Her fırsatta çocukları, kadınları, erkekleri kendi siyasal erkleri için basamak olarak gördüler. En kötü anayasalarda bile var olan çocuk haklarını, kadın haklarını hiçe sayan görüş ve kanunları çıkartmakta bir beis görmediler. Çocukların eğitim hakkını hiçe sayan uygulamalarla, onları cemaat yurtlarına mahkûm ettiler. Çocuklar serbestçe özgürlüğe kanat çırpmadan, hayal kurmadan sert bir disiplinle çocukluklarını dini bir eğitimle o egemen erke sundular.

    Picasso, bombalanan Guernica kasabasının resmini anıt boyutunda yaptığında yıl 1937’dir. Sergi sırasında bir general sorar “Bu tabloyu siz mi yaptınız?” Picasso hiç düşünmez “Hayır siz yaptınız!”

    Şimdi, gün olmasın ki çocuklar, kadınlar ölmesin. Gün olmasın ki genç delikanlılar, birileri savaşın nimetlerinden faydalansın diye heba olmasın… Peki, tüm bunların müsebbibi kim? Yıllardır bu halkı iliğine kadar sömüren, onların milliyetçi ve dini duygularından faydalananlar değil mi? Bu tablo kimin eseri sizce? Yangınlarda, fabrikalarda, doklarda, askerde ölenler bizim çocuklarımız, bizim evlatlarımız değil mi?

    Ne yazık ki savaş ve iğrenç siyaset çocukları, gençleri büyümeden ölmeye mahkûm ediyor. Bizse, elimiz, dilimiz derdest edilmiş halde gökyüzüne bakıp, çocukların özgürlüğe doğru uçmasını diliyoruz… Bilirsiniz, Anadolu efsanelerinde zorda kalanların hepsi kuş olup uçar; yusufçuklar, kumrular gibi…  Özgürce uçmayı bunca isterken bu toprağın çocukları  ‘Yusuf’u tutun Yusuf’u tutun’ diye çığıran kumrular belki de sizin yavrularınızdır, kim bilir?


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları