• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Penceresi sırtında anneler

    Anneyi en iyi tarif eden fiil ‘beklemek’tir. Anne dediğin, evladı üzerinden saf, soy, saltık bir beklemeyekesmişliktir. Yavrusu rahmine düştü mü bir kere, doğumunu beklemek, uyudu, uyumadı, acıktı, acıkmadı, beşik başında beklemek, emekçisin, çalışıyorsun, paydos olup da kreşten almayı, yuvadan gelmesini beklemek, okula başladı, beklemek, askere gitti, beklemek, dağa gitti, “barış” diye diye beklemek, hapse düştü, mahkeme kapılarında tahliyesini beklemek, cezaevi kapılarında ziyaret saatini beklemek, evlendi, fırsat bulur da bir gelir mi diye beklemek, hastanede beklemek, tek göz odada beklemek, huzurevinde beklemek… Bir ömür beklemek, ölüm döşeğinde “gelsin de artık öleyim” diye içindengeçirerek beklemek… Ölür, yine de bekler gibidir anne… Cenazesine gelsin, mezarı başına gelsin diye evladı… (Şimdi şu son dönemde cezaevinden anasının cenazesine ancak bin bir güçlükten sonra gelebilen ve orada da saldırıya uğrayan, tabutu konulduğu yerden çıkartmak zorunda kalan Aysel Tuğluk’u, anacığının cenazesine yine cezaevinden getirildiğinde kelepçeli ellerini kaldırarak dostlarını selamlayan Onur Hamzaoğlu’nu hatırlıyorum burada.) Anneye en yakıştırılan yer ise penceresinin önüdür. Manzarası evladının görüneceği, döneceği yol olan o çerçeve. Cumartesi Annesi sırtına bu çerçeveyi, bu pencereyi bir haç gibi yüklenmiş, bedeninde hücrelerin beton çivilerinin acısı, sızısı, beklemenin en ıstıraplısını, en inatçısını dünyanın her yerine taşımaya hazır, yola çıkmıştır artık. Cumartesi Annesi:Gözü pencere, yüreği pencere; herkesten daha fazla. Harekete geçmiş,yola düşmüş, yolun ortasına çökmüş kararlı bir beklemektir o. Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana 687 haftadır bekliyor yolun ortasında, günün ortasında, gündelik hay huyunuzun ortasında. Beklerken zaman geçmez olur bir türlü, bekleyenin gelene kadar. Cumartesi Annesi’nin saati evladının ekseninde, kendi çevresinde döner döner durur. Zamanı Cumartesi Annesi’ninanaç bir döngüdür yol ortasında, bir tatil gününün umursamaz akıntısının orta yerinde bir anafordur. Kaç hafta içine çekilmemek için yandan geçtiniz siz de? Ne zaman dinlediniz sabır taşı çatlamamış ama kaldırımı çatlatmış o sessiz bekleyişin kraterinden gelen derin uğultuyu? Sloganlar patladığında, saçlarından sürüklendiklerinde, haykırışları duyduğunuzda neredeydiniz? Şimdi neredesiniz Cumartesi öğlen vakitleri olduğunda? Tam ortasında Cumartesi Anneleri’nin her hafta çöktüğü Galatasaray Meydanı’nın yer aldığı İstiklal Caddesi bana hep bir tüp gibi görünür. 2000’li yılların başında sıcak bir yaz günü o tüpün içinde aniden her yönden gelen gençler bir araya toplanmış, sloganlar atarak yürüyüşe geçmişlerdi. Birkaç dakika sonra, henüz polis müdahale etmeden, yol kenarından alkış tutan, kimileri önce ürkek olsa da, art arda yürüyüşçülere katılan sıradan kaldırım gezginlerini gördüm.Bu bana Almanya’nın Darmstadtkentinde bir fizik laboratuvarında yapılan bir deneyi hatırlatmıştı. Bu konuda bir yazı da yazdım. (Beyoğlu’nda Fizik Deneyi, Tam Yakalandığımız Yerden,İthaki Yayınları, 2004) Alman biliminsanları dev bir tüp içinde yapılan bu deneyde farklı proton ve nötron sayısına sahip atomlarla yüklü iyonları çarpıştırıyor ve bu yöntemle şu anda dünya üzerinde bulunan bütün elementlerden daha yüksek proton ve nötron sayısına sahip elementler elde ediyordu. Gerçi şimdilik bu yeni elementler kalıcı olamıyor ve çekirdeğin içerdiği çok sayıda protondaki pozitif elektrik yükü nedeniyle oluşan tepkime sonucu tekrar ayrışıyor, dağılıyordu. Ama yine de biliminsanları umutlarını yitirmeden deneyi sürdürüyorlardı. Çünkü yeni elementlerin kalıcılık süresi saniye saniye uzuyordu. Kayıp yakınlarının, annelerin Galatasaray’daki oturma eylemi 12 Eylül darbesinin karanlığının orasından burasından yırtıldığı ama bu defa da Türkiye’nin Batısı’nın pek de oralı olmadığı,- Çiller hükümetinin ellerinde suikast listeleriyle basın toplantıları düzenlediği, Kürt yurttaşların işkenceyle ya da enseden vurularak cesetlerinin yol kenarlarına atıldığı ‘93 savaş konseptini’ acımasızca yürüttüğü, sonradan elde edilen bilgilere göre kayıp insan sayısının 10 binin üzerine çıktığı bir dönemde Hasan Ocak’ın işkence edilmiş cesedini bulan ailesinin basın açıklamasının ardından Ocak ailesi ve bir grup insan hakları aktivisti tarafından (Ayşe Günaysu’nunBianet’teki yazısından öğrendiğimize göre Nadire Mater öncülerden biriydi.) başlatılmış ama kısa sürede başka ailelerin, gözü yaşlı annelerin katılımıyla giderek kitleselleşmeye başlamış, feminist hareket Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin en önemli dayanışma dinamiği olduğunda da kitleselleşme ivme kazanmıştı. Ancak bu kitleselleşme her türden sivil itaatsizlik eylemine orantısız bir şiddetle karşı gelen devleti harekete geçirdi. Ve saldırılar başladı. Eğer İstiklal Caddesi adlı bu yaşam tarzı tüpünde insan doğasının ortamının, kadın dayanışmasının şartlarının hüküm sürmesine izin verilseydi, belki de binlerce faili meçhul (malum) cinayetin faillerinin yakalanmasını, binlerce kaybedilmiş insanın izinin bulunmasını devlete dayatacak bir kitleselliğe ulaşırdı Cumartesi Anneleri’nin eylemi. Ancak birleştirme değil bir ayrıştırma, bölme laboratuvarı olan Türkiye’de hükümet bu vicdan fiziğine izin vermedi. Annelerin ve onlarla dayanışmaya gelenlerin sayısı iyice azaldığında, gözaltları ve şiddet çok arttığında eyleme arar verildi. 1999’da. Cumartesi Anneleri 2009’da Galatasaray Meydanı’na yeniden dönene kadar. 687 haftadır o anneler, o pencereler, o kadranı kanlı saat, o hıçkıran krater orada. Biliyorum, Cumartesi Anneleri için o saat bir daha ileri gitmeyecek, o krater lav püskürtmeyecek, öyle sessizce uğuldayacak derininde ama o pencerelerin camında kendi yansımanızı er ya da geç göreceksiniz. Oğullarını, kızlarını, sevgililerini kaybettiğiniz ya da kaybedilirken sustuğunuz kadınların kadrajına bile isteye gireceksiniz. Yüzleşmeden kaçamazsınız, çünkü çok barizsiniz. (Bu yazım ilk kez 27 Mayıs 2018 tarihinde Cumhuriyet Pazar ekinde yayımlanmıştır.)


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları