• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    POST MODERNİZM, AKIL, AKILCILIK…

    Geçen yıllarda bu köşede  “benim filozof defterlerim” üst başlıklı seri felsefe yazıları yazmıştım, iyi de geri dönüşleri olmuştu bu yazıların. Son zamanlarda siyaset-hayat kıskancına sıkışmış vaziyetteyiz.  Gözümüzün önünde hiçbir adalet terazisine koyamayacağınız siyasi dalavereler milyonlara gelecek yazarken insan hakikaten boğulduğunu hissediyor. Yaşam dersen, tatsız tuzsuz bir kısır döngü…

    Bütün bu dar boğaz seyri içinde felsefeyi özlediğimi fark ettim…  Post modernizmi çok önemsiyorum, onun sağlam bir eleştirisi yapılmadan yeni ve güçlü bir felsefi çıkışın ortaya çıkmasını çok zor görüyorum. O yüzden bir kez daha post modernizm, diyelim ve bilgi kaynağı kategorileri bakımından bir eleştiri getirelim, ne dersiniz.

    Post modernizmin denklemi kabaca şu; İlerlemecilik = Rasyonalite (akılcılık) = Modernite…

    Akılcılık, Fransız Aydınlanmacılığının yedi temel karekteristiğinden birini oluşturur. Fransız aydınlanmasının temeli Locke’un usçuluk ve duyumculuk sentezi düşünceleri. Hatta bu yüzden Fransız aydınlan çağı  “Usçuluk Çağı” olarak da adlandırılır.

    Burjuvazi feodaliteye karşı mücadele verirken kendinden önceki tüm sınıfsal mücadelelerden farklı olarak ideolojisini teolojiye değil, insan aklına dayandırdı. Skolastiğe karşı bilim hareketlerinin öncülüğünü yapan burjuvazi inancın yerine aklı, kilise otoritesinin yerine laisizmi geçirerek insanlık tarihindeki en önemli dönüşümlerden birine öncülük etti. Bundan böyle dinin, istikrarlı otoritesini inşa etmesi mümkün değildi. İnsanlığın o güne değin bütün kazanımları birikimi dinsel kabuğundan sıyrılmış; aklı ve iradesiyle insan, ilahi bağımlılığın zincirlerini atmıştı. Bundan sonra din, varoluşun ve sınıfsal kapışmaların üst kimliği değil, politikanın vektörlerinden biri haline gelmiştir.  Sekülerleşme böyle bir r süreçti ve o yolu açan da beğensek de beğenmesek de rasyonalizmdi.

    Elbette dönemin koşulları ve birikimi düşünüldüğünde aklın zaferi kaçınılmaz olarak ülküsel olacaktı, anlatısı güçlü olacaktı, evrenselci olacaktı. Bu başka faktörlerin yanısıra, mücadele ettiği gücün tanrısallığıyla ilgiliydi.

    Ama bugün post modernistler, modernizm eleştirisinde bilgi kaynağı kategorisi ve bir felsefi disiplin olarak aklın dinsel otorite karşısındaki zaferine dudak büküyorlar. Akılcılık onlara sorarsanız, modernizmin içinde hiyerarşi üreten bir kategori ve çağdaş insanın bunalımları da bu akılcı metodolojiyle yakından ilintili. Peki, akılcılık böyle ise aklı nereye koyacağız bu durumda?  Çünkü rasyonalizme felsefi planda karşı çıkarken temel hammaddesi akıl’ı olumlamak biraz zor gözüküyor. Ve çoğu zaman akılcılık,  vicdandan yoksun, kupkuru aklın emrettikleri olarak okunup pragmatizme götürülüyor. Oysa akılcılığın vicdanı da bulacağını da nasıl yadsıyabiliriz?

     

    ÖNDER YAZI GÖRSEL

    Çağdaş insanın yaşadığı sıkıntılarını rasyonalizme (akılcılığa) bağlamanın mantığı benim açımdan anlaşılır değil. Akıl kendi başına kimseye zarar veremez. Dahası aklın zaferi, tanrı karşısında insanın zaferidir ve rasyonalizm insanlığa modern bilimlerin yolunu açmıştır. Descartes’in tüm idealizmine ve çelişkilerine rağmen modern rasyonalizmin kurucusu olarak felsefedeki önemi de buradan gelmektedir.

    Akıl da, bilim de kendi başına aktif şeyler değil. Her ikisi de insanlığın hizmetine kullanılabileceği gibi insanlığın zararına da kullanılabilir. Burada önemli olan bilim ve aklın nimetlerinin hangi sınıflar tarafından ve hangi maksatlarla kullanıldığı.  Örneğin bilimsel bir buluştan insanlığa faydalı bir hizmet aracı da yaratabilirsiniz, öldürücü bir silah da…

    İnsanda akıl’ı çıkardığınızda geriye aptal kalır. İnsanlık son iki yüz yılda kazandığı bilimsel, kültürel tüm teknik kazanımları aklın zaferine borçludur ve geleceğin özgür dünyası bu birikimin ellerinde yükselecektir.

    Hitler de düşünüyordu diye Einstein’i günahkâr ilan edemezsiniz yani…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları