• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    “post-travmatik stres bozukluğu”

    Batman deyince bir zamanlar pazar günleri sabah kuşağında TRT1’de gösterilen Amerikan kovboy filmlerini hatırlarım. Malumunuz olduğu üzre, ABD’nin kimi eyaletlerinde altının bulunması sonucu bir anda devasa büyüyen ve bu büyüme içinde hızla “kovboylaşan”, suçun da bu çerçevede aynı hızla boyut kazandığı şehirleri anlatır o filmler.

    1949 yılına kadar 14 haneli İluh Köyü ve Kurtalan’a kadar uzanan Haydarpaşa-Kurtalan ekspresinin harap dökük Devlet Demiryolları köy istasyonundan altmış küsur sene sonra 500 bin nüfusu geçen koca bir şehrin hikâyesi…

    İşte o köy yerinde petrol bulunur. Çıkan petrolün işlendiği ve petrol rafinerisinin faal olduğu her yerden gözüksün diye, 1956 yılında Amerika’dan gelen bir Amerikan yerlisinin (kızılderili) ucuna bağladığı yağlı bezli ilk oku ateşleyerek, okun ilk kuyudan çıkan petrolü yakmasıyla şehrin hikâyesi başlıyor sanki!

    Ben seksenli yılların başında Batman’ı tanıdığımda Siirt’e bağlı bir ilçeydi. Ortadan ikiye bölünmüş bir haldeydi adeta. Rafinerinin ve sosyal tesisleri ile lojmanlarının olduğu yer adeta “bahar, bahçe” idi. Yeşil alanları, orkestrasıyla özel geceleri, bahçeli evleri, geniş caddeleri olan bir vaha gibi apayrı bir dünyaydı.

    “Site” adı verilen o özel alandan asıl şehre bir demiryolu üst geçidinin altından girilerek ulaşılıyordu. Kışın çamur deryası, yazın toz toprak içinde, onca zenginliğin hiçbir şey katamadığı perperişanlık kokan bir hâl içindeydi asıl şehir. Yüz binin üzerinde de nüfusu vardı.

    Belki çok daha geriye giderek yazmam mümkün olan upuzun bir Batman hikâyesini isterseniz burada keseyim ve bunları bir daha hatırla(t)mama sebep olana geleyim…

    Tez zamanda iki baskı yapan Mehtap Ceyran’ın “Mevsim Yas” romanını okudum. Yazarın ilk kitabı “Mevsim Yas”. Otuzlu yaşlarında bir kadın yazar. Gencecik yaşının 15’inden sonrası on yıl süreyle politik tutuklu olarak mahpuslukla geçmiş…

    Yıllar evvel Batman’da doksanlı yılların “kadın intiharları” gündeme taşınırken; bir aklı evvel “post-travmatik stres bozukluğu” deyip geçmişti onca kadının ölüm mevzusunu…

    Mehtap Ceyran işte tam da bu noktadan, 1990’lı yılların Batman’ından bugüne, roman kurgusu içinde bizi adeta kendimizle yüzleştiren bir filmografik görsellik sunuyor okura. Doksanların Batmanı’nı ağırlıklı olarak bir kız çocuğunun gözleminden sunarken…

    Her biri bir şekilde hayatının “rolü”nü oynayıp sonra sahneden çekilen kahramanlar misali anlatıyor/ anlattırıyor okura…

    Ölümün kol gezdiği o kabına sığmayan ve her gün giderek “vahşice” büyüyen şehirde, aslında bir yanıyla “modernite” adı konulan “uygarlığın gördüğü en büyük yalnızlık”ın yaşandığını/ yaşatıldığını yeniden anlatıyor bizlere…

    Hiç de kimilerinin dediği o “post travmatik stres bozukluğu” sendromu belirlemesini doğrulamayacak kadın intiharları!

    İtiraf edilememiş “kronik” aşklar, eksik kalmış arkadaşlıklar, sevgiler ve devamı…

    Yakınını kaybedenlerin hiç değilse ölü insan kemiklerine ulaşmak için her türlü ezayı cefayı göze alarak, çaresizlik içindeki ilanihaye ucu belirsiz arayışları…

    Mehtap Ceyran, bütün bunları matematik kurgusu çok yerinde bir düzlemde okura adeta yeniden hafıza tazeleterek edebiyatıyla okutup yaşatıyor.

    “Mevsim Yas”, bu yönüyle aslında Batman özelinden bölgenin yakın geçmişiyle yeniden yüzleşmesinin romanı…

    Ölümün her yere, her köşe başına sinsice sindiği, her yönüyle “ölüm kokan” bir şehirden; acıları, sürgünlükleri, uzak düşüşleri, öte yandan geride kalanlar için her gün her saat yanı başında yaşanan ölümlerin adeta “rutin”e dönüşmesinin sanki dilekokay olağanlığı!

    Gün akşama devrildiğinde adeta bir mezar içine giren, mezar sessizliğine bürünen şehrin, yaşayan şehir olmaktan kendini hızla azade kılarak adeta bir “ölü şehre” dönüşünün hikâyesi…

    Sabah gün doğduktan sonra boş arazilerinden cesetlerin toplandığı, kör kuyularından ölü insan bedenlerinin uzuvlarının, kemiklerinin çıkarılmasının “beklentiye” dönüşmesinin tuhaflığı!

    Hayatının en zor günlerini; kırık dökük ve tersine çevrilip bir sığınağa dönüştürülmüş kanepenin dibini mesken seçmiş bir kız çocuğuna, giderken bütün hikâyesini “miras” bırakan bir “siyasi” abimin de edebiyatı!

    Aynı zamanda o mirastan yadigar, okunası kimi kitapların okunduktan sonra bir bahçeye gömülüşü ve o kitap “gömü”sü üzerinden yaratılmış bir “kitap mezarlığı”nın edebi filmografisi “Mevsim Yas”…

    Sadece evdeki anneannenin “yüz yıllık” dilsiz, suskun yasına değil; bütün bir sokağın, mahallenin hatta kendi içine kapanmayı yeniden hesap kesimi için gereklilik sayan koca bir şehrin, mevsimlerden ve zamanlardan azade, henüz taziyesi kurulmamış Yas’ı gibi okumalı belki de Mehtap Ceyran’ın romanını…

    Not: Mevsim Yas’ı yayınlandığı tarihten on ay sonra 2. kez okudum. İlk okumadan sonra kültürservisi’ne yazdığım yazımın yeniden düzenlenmiş hâlidir bu metin. Ayrıca Kasım başında Aras yayınlarında çıkacak kitabımda da yer alacak.

    * Mehtap Ceyran, Mevsim Yas, Sel Yayıncılık Mart 2017 İstanbul.

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları