• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Sarı poşa

    Tahta köprüsüyle ırmak güzel bir şırıltıyla akıyor. Hemen kenarında küçük teneke evler yoksulluğun habercisi gibi… Elimde bir parça üstü şekerli sanalı ekmekle suyun başında durmuşum… Suda yavrularıyla yüzen, arada başlarını suya sokan ördeklere bakıyorum. Kuyruklarını titreterek sallayışlarına bakıp bakıp kıkırdıyorum.
    Bu eve yenice geldik. Eğlenceli Çocuk Esirgeme Yurdunun evinden çıkıp Sivas’ın hemen dışındaki bu şirin eve taşındık. Yeni evimizin daha çok odası, büyükçe bir salonu var. En alt katta olan evimizin bir de büyük uzunca bir balkonu var. Eve oradan girip çıkıyorum. Evin önü bahçe; bahçedeki elma ve armut ağaçları bana göz kırpıyor durmadan… Yemyeşil otlar arasında küçük şirin çilekler çimenliği masal parkına çeviriyor; sanki köşeden yedi cüceler çıkacakmış gibi hissediyorum.
    Daha okula başlamadım. Annem bu yıl gideceğimi müjdeledi ya, gün sayıyorum. Kimseyi tanımıyorum daha. Hemen evin önünde kocaman cüsseli kavak ağaçlarından oluşan minik bir ormancık… Sağda solda çocuk gülüşmeleri geliyor ancak oyunlara girmeye çekiniyorum. Birileri çağırsın diye etraflarında dolanıyorum; ya görmezden geliyorlar ya da…
    Neyse ki hayallerim var! O tahta köprüsüyle dibi görülmeden akan dere sihirli gibi duruyor. Şu yüzen ördekler var ya diyorum; mutlaka şu karşı tepedeki şatodan gelen haberciler olsa gerek. Bana mahalleyi anlatıyorlar. Dinliyorum. Vırak sesleri bana sanki az bekle çok arkadaş edineceksin burada der gibi geliyor.
    Kavaklığa gidiyorum. Gövdesinde kıvrım kıvrım gezen kırmızı gözlü tırtılları arkadaş ediniyorum. Elime aldığımda başlarını kaldırıp bana bakıyorlar gibi… Bence gülüyorlar, hissediyorum. Her gün gidip tırtılları izliyorum. Yaprakları nasıl da yiyorlar. Diyarbakır’dayken dut yapraklarını yiyen bir tırtılım olmuştu. Kendisine kozadan bir ev yaptığını gördüğümde nasıl da şaşırmıştım. Yayam az sabret gör bak nasıl çıkacak o kozadan arkadaşın sayın tırtıl… Çıkmıştı da; o ipek kanatlı kelebeği gördüğümde nasıl şaşırmıştım. Yayam sevgiyle başımı okşamıştı. Bunlar da kozadan ev yapar mıydı acaba?
    Babam seyahatten dönüşünde bana minik kırmızı bir kayık getirmişti. Arkasındaki bir haznede ispirto yaktığında ne güzel yüzerdi. Çoğun evdeki çamaşır leğeninde yüzdürürdük onu. Beni uzaklara, ırmakların, denizlerin ötesine götürmesini, yeni yerler, yeni insanlar ve yeni dilleri tanıtmasını isterdim. Hayallerimde giderdim de… Babamın aldığı resimli dergilerdeki yerleri, şehirleri düşünüp duruyorum boyuna…
    Bir gün elimde teknem çıkıp derenin üzerinde ahşap köprünün üzerine oturdum. Annemin uzunca ip bağladığı teknemi dereye indirdim. Yüzmesini izliyorum. Kendimi o teknenin kaptanı sayıyorum. Koca bir taş aniden teknenin üzerine bindi. O minicik tekne suyla dolarak kaşla göz arasında batıverdi.
    Başımı kaldırdığımda sarı saçlı çipil gözlü ben yaşlarda bir çocuğun gülerek bana baktığını gördüm. Kahkahalar atarak, karnını tuta tuta gülüyordu. Nasıl kızmışım güzel teknem, hayallerimle birlikte mundar ırmağın dibini boylamıştı. Teknenin ipini bıraktım onu kovaladım. Kaçarak dere kenarındaki o teneke evlerden birine girdi; bende peşinden. O evin arkasına doğru koştu, bende…
    Birden güleç yüzlü bir kadın bağırıverdi “ Yavaş oğlum evi yıkacağınız. Burhan oğlum arkadaşını al gel size kavurga vereyim.” Durdum, kadına baktım. Tombulca, başı çitli, çitin ardında görülen saçı kınalı…
    Kadın tekrar sordu: “Yeni arkadaşın mı Burhan bu çocuk.” Adının Burhan olduğunu öğrendiğim çocuk omzunu silkti “Tanımıyom” Derenin kenarında oynuyordu beni kovaladı. Bana doğru dönüp dilini çıkarıp güldü. “Sen kimin çocuğusun yavrum, eviniz nerede? Fırının yanındaki evin altına taşındık, dedim. Kadın “İyi ya arkadaş olursunuz işte.” Yanımıza gelip ceplerime kavurga koydu. Bir de küçük kırmızı elma verdi. Sonra Burhan dereye girip kayığımı çıkardı. Elini omzuma attı; sekerek yan yana koşmaya başladık arsaya doğru…
    Burhanla böyle arkadaş olduk. Sonra da diğerleriyle… Ne çok oyun bilir, ne çok şaka yapardı. Yaramaz, haşarı kelimeleri kifayetsiz kalırdı onun için… En güzel topu o oynardı. En güzel cıncığı da… Kocabaş kabaralı topaç onun elinde sonsuza dek dönerdi, sanki…
    Herkes ona ‘Sarı Poşa’ derdi. Kimse onunla arkadaşlık etmez, hatta kaçarlardı. Benim oynamamı da istemezlerdi. Bir gün birine sordum “Niye Burhanla oynamıyorsunuz?” Güldüler. “ Çingen oolum onlar!” Çingen ne demekti acaba. Anneme o akşam sordum.
    Annem gülerek “Sen Burhan’ı sevdin mi?” Sahi sevmiş miydim? Evet diye cevapladı iç sesim. Beni sarıp sarmaladı annem.” Bak oğlum hepimiz farklı olabiliriz. Ancak hepimiz bu dünyada bu şehirde yaşayan kendi halinde insanlarız. Aynı olmamak, farklı olmak dünyaya özgüdür. Hayvanlara, ağaçlara hatta çiçeklere bak hepsi farklı değil mi? Zaten aynı olsaydık hiç de güzel olmazdı zaten… O seninle, hatta tüm diğerleriyle oynamak istiyor onun için de size yaklaşmak için yaramazlık yapıyor. Bak göreceksin sen oynadıkça diğerleri de oynayacak onunla…”
    Ben ona artık sadece sarı diyorum. Oyunların tümünü biz kazanıyoruz. Dereye girip çimiyoruz. Ondan öğrendim ya külotlarımızı ıslanmasın diye çıkarıyoruz. Suya yatmış leylakların kokusu ne güzel geliyor dere kıyısında… Akşama toplayıp annelerimize götürüyoruz.
    Eylül ortalarında ben okula başladım, sarı da… Aynı okulda, ayrı sınıflardayız. Teneffüslerde yine beraberiz. Ya o bizde ya da ben onlardayım. Hayatımızın en güzel zamanlarını yaşıyoruz birlikte… Gülüyoruz… Gülüyoruz… Annem de annesiyle görüşüyor, hatta birlikte derenin aşağısındaki çayırlığa gidip biz oynarken onlar da madımak toplayıp, bir taraftan çay içiyorlar.
    Kış geldi. Karlar boyumuzu aştı. Büyüklerin açtığı patikadan etrafımızı görmeden gidiyoruz. Kartopu, kızak; oyunlar sonsuz…
    Sarı bir gün okula gelmedi. Eve gidip sordum annesi hasta dedi. İyileşsin yine oynarsınız diye de ardımdan bağırdı. Sarı birkaç gün gözükmedi. Bir gün öğretmenimiz tüm sınıfı topladı. “Çocuklar arkadaşınız Burhan çok ağır bir hastalığa yakalanmış. Biliyor musunuz? O artık cennette. Allah onu yanına aldı.”
    Dondum kaldım. Eve koşup anneme sarıldım. Annem de ağlıyordu.” Biliyor musun nasıl da seviniyordum güzel arkadaşlığınıza… O da senin birkaç yıl önce tutulduğun kuşpalazına yakalanmış. Allah seni bize bağışladı. Onuysa yanına cennetine aldı. Kurtaramamış doktorlar” Sen Fadime teyzenin de oğlusun artık. Her gün ona uğra, oğul diye sana sarılsın, seni koklasın.” Gökten pamuklar gibi kar yağıyordu teneke mahallesinin üzerine… Derenin suları hazince çağlıyordu.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları