• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Savaşın psikolojik boyutu

     

    Savaşın bir diğer boyutu da psikolojik olarak sürdürülenidir. Düşünün, ta 1938’lerde sürdürülen savaşın bu boyutu insanların zihninde öyle bir yer etmiş ki hala bile birçok Dersimliyi Atatürk’ün Dersim’de yaşananlardan haberdar olduğuna dair ikna edemezsiniz. Dersimlilerin birçoğu, Atatürk Dersim’e geldiğinde katliamın durduğuna inanır. Öyle ki konuyla ilgili çalışanlar bile yıllarca bu bilgilerin peşine düşme gereği duymuştur.

    Savaşın psikolojik boyutu her askeri darbe döneminde, 1960’larda, 1970’lerde, 1980’lerde boyutlanarak sürdü. Bu savaşı sürdürenler giderek ustalaştı. 1960’larda Kürt ağa ve şeyhlerini tutuklayanlar her biri kendi halinde insanları öyle bir şeytanlaştırdılar ki toplum bunların birer cani olduğuna inandı. Bırakın Kürtlerin başına getirilenleri, kendi başbakanlarının, Menderes’in bile başına getirmedik iş bırakmadılar. Bunu 1970’lerde şimdi bir kısmı ulusalcı olan, Kürtlere düşmanlıkta devlete pabuç bırakmayan 1968’lilere de yaptılar.

    1980’lerde yaşananları anlatmaya ise yürek dayanmaz. Artık devrede televizyonlar da vardı. Hergün tutsak bir muhalif ya da zorunlu sürgüne gönderilen bir politikacı, teslim alınmış bir gazeteci/aydın televizyonlara çıkartılır, itirafçılar konuşturulur, o yetmez darbe lideri Evren kent kent dolaşıp Kuran’dan ayetlerle devlet düşmanlarının aynı zamanda nasıl kendi bacılarına bile yan gözle bakan komünistler olduğunu anlatır ve topluma da bunu yuttururdu. Aynı dönemin darbe liderleri teslim alamadıklarını ise cezaevlerinde katleder, sonra bunların nasıl ranzadan düştüğünü anlatarak devletin iyi niyetine rağmen vatan hainlerinin kendilerini ranzalardan aşağı atıp öldürerek devleti zor duruma sokmak istediklerini propaganda ederlerdi.

    1990’larda bu savaş iki boyutlu sürdü. Tüm saldırılara rağmen mücadele kitleselleşip geri adım atanların sayısı azalınca bu kez medyanın yanı sıra devlet içinde kümelenmiş gizli gruplar, çeteler, devlete yamanmış paramiliter güçler halkı doğrudan katletmeye başladılar. O yıllarda adı öne çıkan, sonradan mahkemelerde kurucularının bile varlığını itiraf ettiği JİTEM aracılığıyla işlenen bu katliamları devleti yönetenler, mahkemelerin yargıçları hep görmezden geldi. Bugün bile devlet JİTEM’in varlığını kabul etmiyor. Açıktır ki JİTEM bir üst boyuta taşınmış psikolojik savaş aygıtının ürünüydü ve işi bitinceye kadar pervasızca kullanıldı.

    2015’ten sonra yaşananların da geçmişte yaşananlardan, özellikle 1990’larda yaşananlardan farkı yok, hatta fazlası var.

    Düşünün, DBP yöneticisi Hurşit Külter 50 güne yakın etti ki kayıp. Ailesi başta olmak üzere toplumun önemli bir kesimi günlerdir #HurşitKülterNerede diye soruyor. Eldeki tüm delillere, polis hesaplarının özel mesajlarını kaydedip sosyal medyada paylaşmalarına rağmen devleti yönetenler, hükümet, mahkemeler hala sessiz.

    Peki bu sessizliğe psikolojik savaşın en önemli unsuru olan hükümet yanlısı medya nasıl yanaşıyor?

    Alın size A Haber’in yazdıkları!..

    “PKK ve FETÖ medyası ‘Külter gözaltında öldürüldü’ palavrasına sarıldı. Yakalanan bir terörist, Külter’in 20 kişilik terörist grubuyla kanalizasyonu kullanıp Cudi’ye kaçtığını itiraf etti...”

    Bunu yazabilmek için yalnız akıl tutulması gerekmiyor, aynı zamanda insan olmanın tüm kriterlerinin de tükenmesi lazım.

    Diyeceksiniz ki Cizre’de 35 günlük bebeği, cansız bedeni günlerce dondurucuda bekletilen Cemile’yi, 8 aylık hamile kadını, Taybet Ana’yı önce katledip sonra terörist ilan edenlerin psikolojik savaş aygıtlarından bunu yazmalarınının nesi ilginç!…

    Doğru, eğer öyle olmasaydı akıllarının tutulmasının, insanlıklarını yitirmelerinin bir izahı olurdu. Bunları izah edemediğimize göre geriye kalanlar kendi çıkarları, sultanlarının iktidarı, ırkçı hezeyanları olur.

    Bugünlerde bir başka atraksiyona daha girdiler. Cumhurbaşkanı’nın doğrulatmak için çabalarımız sürüyor dediği Bahoz Erdal’ın öldürüldüğü haberini veren Sabah Erdal’ı öldürmekle yetinmiyor, kendi uçtuğunun farkında olmadan bir de Bahoz Erdal’ı uçuruyor.

    Bahoz Erdal meselesiyle ilgili uzmanlar, özellikle Ümit Kıvanç gibi olay örgüsü ve kullanılan dil ve materyaller üzerinden değerlendirenler kıymetli şeyler yazdılar. Tekrara gerek yok. Ancak belli olan şu: Devlet hala ergen tavrından vazgeçmiş değil, her geçen gün aksiyonlarına yenisini katıyor. İşin ilginci ise kendi yalanına önce kendisi inanıyor.

    Bize kalan ne mi?

    Bu yalanları ifşa etsek neye yarar, diyemeyiz. Hala onlara körü körüne bağlanan onca insan olduğunu unutmadan yalanlarını ifşa etmeyi sürdüreceğiz. Ancak kendi yalanlarında boğulmalarını hızlandıracak dirence sahip olmaktan da vazgeçmeyeceğiz.

    Başka şansımız yok.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları