İstanbul’da, Gümüşsuyu ile Fındıklı arasındaki Bolahenk Sokak’taydı evimiz. Çocukluğumun, ilkgençlik yıllarımın, hayatımın ilk 25 yılının geçtiği ev.
60’lı yıllarda, biz yeniyetmelerin geç vakte kadar sokakta kalmasına izin verildiği bazı yaz, tatil akşamlarında, hatta havayı kararmış olarak hatırladığıma göre akşam yemeğinden sonra tekrar sokağa çıkmamıza izin verildiği yaz gecelerinde, müzikle dolmuş olurdu sokak.
60’lı yılların ikinci yarısı. Dünya gençlik hareketi henüz daha siyasi söylemiyle tam sarmamış ortalığı, popüler kültür olarak yaşanıyor daha, yoğun olarak. Elvis, Beatles, Rolling Stones yani. Ve elbette diğerleri. Onların da adını anmış olalım. Can Janis Joplin mesela. The Doors mesela. Yine: Ve elbette digerleri.
Sizin için isimleri belki bir şey ifade etmeyecek ama Londra’ya gitmiş gelmiş Mutsel Abla, Suna Abla, Mete Abi, sonra Faik Beyamca’nın üniversiteye giden çocukları kaldırımda toplaşırlar, birinin elinde bir gitar, diğerleri deterjan, vim kutularının içine küçük taşlar atmışlar, ritim tutarlar şarkıyı çalan gitarcıya, hep bir ağızdan söylerlerdi şarkıyı. Dans da ederlerdi bazen.
Daha başka abiler, ablalar da oluyordu bazı geceler, hatta kulağımıza bunlardan birinin ikisinin bir yerlerde ciddi ciddi sahneye çıktığı çalınıyordu.
Sonraki yıllarda bu gençlerden bazıları birkaç aylığına ortadan kaybolacak, döndüklerinde o gıpta ile baktığımız saçları kısalmış, çehreleri sararmış olacaktı.
Saç deyince; birinin saçları iyice uzundu. İşte o artık almış yürümüş, hayli meşhur olmuştu Türk Sanat Müziği meraklısı ebeveynlerimiz de onu tanıdığına, hakkında konuştuğuna göre. Komşularımızdan biri “Aman işte ne olacak, türküleri alafranga çalgılarla çalıyorlar, o kadar” diye özetliyordu saçlarından pek hoşlanmadığı bu abinin yaptığını.
O ise bir süre sonra Anadolu Rock’ın en önemli isimlerinden biri olacaktı. Saçları hiç kesilmedi. 70’li yılların ilk ikisini, üçünü uzun saçlarını muhafaza ederek, askeri otoritenin elinden kaçırarak, müzikle yetinerek geçirdi yani.
Neyse, işte o yıllarda, yani 60’ların sonunda, 70’lerin başında, daha öyle televizyon da pek yaygın değil, cumartesi akşamları aileler toplandığında, biz bir odada oynarken, salondaki pikapta plak dönerdi.
‘Çemberimde Gül Oya’yı oyun odasından duymuştum. Salona kulak kesilip tadını çıkarmıştım. Sesi ne güzeldi, şarkısı ne güzeldi.
Adını Fitaş pasajındaki plakçının vitrinindeki plak kapağından okudum, yüzünü orada gördüm.
Selda, benim o aniden gece eğlencelerine son vermiş, 71 yazında tatil boyunca susmuş abilerime, ablalarıma ne kadar da benziyordu. Bir gitar, bir de rahat, uzun bir elbise.
Ebeveynlerimizin ‘Hippi oldu bunlar’ deyip, gülüp geçtiği gençlerden biri gibi işte.
Oysa artık müzik, bu ‘Türkiye hippileri’nin müziği, müzik olmaktan öte bir şey olmuştu çoktan, bir şekilde siyasetle buluşmuş, protest olmuştu.
Protest olduğu için bu kadar temiz, bu kadar mütevazı, bu kadar süsten uzaktı bu güzel ses.
Bu kadar güzel olduğu için bu ses, bu kadar içine işlediği için insanın protestti. Politikti.
Dağlarında artık delikanlıların öldüğü Anadolu’nun sesini, kanayan yaralarını gitarı ve hançeresiyle şehirlere taşıdığı için de bu kadar süssüz ve bu kadar politikti Selda.
Ben Selda’nın 45’lik plaklarını çocukken, ilk gençliğinde dinlemiş bir kuşaktanım ama onunla cezaevi yatmışlığımız da oldu, ya.
1984 yılındaydı, sanırım. Selda’yı Metris’e, Metris Askeri Ceza ve Tutukevi’ne getirmişlerdi. Biz zaten oradaydık.
Bazı günler, geceler, kızların koğuşlarının olduğu bloktan sesi, şarkıları, türküleri bizim bloklara gelirdi.
“Nereden nereye” derdim içimden.
Sonra o şarkısını gönderirken koğuşlara, düşünürdüm: “Hayat işte. Birer birer. Yetiştikçe.”







